30 Nisan 2010 Cuma

Tuzla sahilim

Bu aralar ne zaman şehrin kalabalığından bunalsam,sessiz sakin bir yer arasam aklıma ilk gelen yer,İstanbul dışındaymışım hissi veren,çayımı kahvemi yudumlayabileceğim gözlerden uzak özelliğiyle sevdiğim tuzla sahili oluyor.Baharı yaşadığımız bu günlerde hele tadı daha bir başka.Güneş yüzünü gösterdiğinde,bütün yapacaklarımı es geçip oraya koşmak için can atıyorum sanki.Bugün de aynı duyguyla,öğleden sonra en yakın arkadaşımı kandırıp kahve keyfimi denizin esintisinde ve kokusunda demlendirdim.Martıların görselliğine güzellik kattığı masmavi denize bakmaya doyamadım.En yakın zamanda yine gideceğim kesin:)

Piatango-Piazzolla Project

Perşembe akşamı,Jazz Stop Suadiye'de muhteşem bir müzik ziyafetine tanıklık ettik.Arjantin tangosunun günümüze uyarlanmış,her biri ayrı tat veren parçaların ritmine ayak uyduran gönül telimiz,kelimelerin bittiği yerde başlayan duyguları,kendi algısında duyumsama şansını yakaladı.Sözcüklerin,bildik cümlelerin yerine,kaliteli müziğin ayrıcalığında duygu dünyasını her dinleyen kendine diline göre doyurdu. Gustavo Battistessa (Bandoneon),Burcu Bal (Keman),Başak Elkutlu (Viyola), Şirin Vatan (Viyolonsel), Ceyda Pirali (Piyano), Saltuk Tukur (Bass ), Mine Berkay (Perküsyon)dan oluşan Piazzolla Project,2007 yılında bir araya gelmiş.Türk tangosunu da Piazolla yorumlamasıyla başka bir tatta sunmayı başarmışlar.Gecenin ilerleyen saatlerinde keman sesiyle insanı büyüleyen Burcu Bal,bizlere sunduğu solo performansıyla, müzisyenliğinin üstün donanımına tanıklık etmemize olanak sağladı.Türkçe tango parçaları,güçlü ve eğitimli sesinden dinlemek gerçekten müthiş bir keyifti. İlk kez canlı performans ile izleme olanağı bulduğum bir bandeneon ustası, Gustavo Battistessa ise ,çalması zor bir enstrüman olduğu söylenen bandeneona ses verirken;Ruhunu kalabalığın ve seyircilerden soyutlayıp ,tamamen müzisyen ruhuyla,kendini enstrümanına adaması görülmeye değerdi.Dünya dans gününde,ruhum tüm coşkusuyla dans etti.Bu geceye tanıklık etmeme olanak sağladığın için teşekkürler sevgili Olga:)

25 Mart 2010 Perşembe

Gurur duyarım

24 Mart 2010 Çarşamba

HYPATIA


1600 yıl boyunca sessizliğe terk edilen bir cinayet

BİLİM UĞRUNA VERİLMİŞ BİR HAYAT

HYPATIA

İskenderiyeli Hypatia (370 – 415), o zamanların üniversitesi kabul edilen İskenderiye'deki okulda felsefe, matematik ve astronomi dersleri vermiştir. Platon ve Aristotales'in tanıtılmasında dersleri etkili olmuştur. Bruno ve Galileo’dan yüzyıllar önce astronomi aleti usturlabı da keşfeden Hypatia, İnançsız olduğu gerekçesiyle, Hıristiyan din adamı Crillo’nun emriyle bağnaz bir dinci grubun saldırısı sonucu işkenceyle derisi yüzülerek ve parçalanarak öldürülmüştür. Hypatia’nın ölüm emrini veren Crillo daha sonra Katolik Kilisesi tarafından Aziz ilan edilmiştir. Hypatia’nın hunharca katledildiği dönem Pagan felsefesinin sona erdiği ve Hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir süreçtir. Doğa bilimleri ve matematik gibi alanlarda yoğun bir gerileme dönemi bu tarihlerden itibaren başlamıştır. Hypatia çağının yegane bilim kadını olarak bilinir. Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı sözkonusudur. Bununla birlikte kadın olduğu için ne felsefe ne de bilim tarihinde dinin de etkisiyle 1500 yıl boyunca adı belirgin bir şekilde geçmemiştir.

HYPATIA İNSANLIK TARİHİNİN İLK BİLİM KADINI

Astronomide çoğunlukla yıldızların yükseklik açılarının ölçülmesinde çeşitli problemlerin grafik yöntemlerle gösterilmesinde kullanılan usturlabı da keşfeden HYPATIA, İnanç yerine aklı ve bilimsel düşünceyi savunduğu için, Dini otoriteye ve Tanrı’ya isyan ettiği gerekçesiyle 45 yaşında uzun işkencelerden sonra, derisi yüzülerek ve vücudu parçalanarak katledildi.

Hypatia'nın öldürülmesi dünyanın bin yıl cehalet ve batıl inanç bulutlarıyla kaplandığı Karanlık Çağların başlangıcını da işaret etmiştir.
Rafael’in Atina Okulu tablosundan Hypatia


Voltaire “Dictionary Philosophique” adlı yapıtında, Hypatia’nın öldürülmesini “Crillo adlı bir papaz ve köpeklerinin, yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca cinayet” olarak anlatır.

Hypatia katledilişinden sonra yaklaşık 1600 sene geçti.
Hypatia bilimin ve aklın belki ilk kurbanıydı, erkek egemen din vahşetinin onbinlerce kurbanından sadece biriydi.
Tek suçu erkeklerin dünyasında bir kadın olmak, Dincilerin dünyasında akıl ve bilimi savunmak, düşündüğünü özgürce söyleyebilmekti.
Hypatia cinayetinin üzerinden yaklaşık 1600 sene geçti de, Ne değişti? Hala sadece kadın olduğu için öldürülenler yok mu? Aklı ve Bilimi savunduğu için katledilenler? Özgürce konuştuğu için vurulanlar, hapsi boylayanlar?

Kadınlar için konuşmanın bile zor olduğu Hıristiyanlığın bağnaz döneminde bir kenti etkiledi Hypatia. Kadın mücadelesi için en önemli figürlerden biri oldu.

18 Mart 2010 Perşembe

Resim ile buluşmam...

RESSAM PELİN KORKULU İLE İLK RESİM ÇALIŞMAM

KARA KALEM DENEMELERİM






Bunca zaman sergilere gittim,ressamları tanıdım.Resimleri anlamaya çabaladım,ilgilenen arkadaşlarımın heyecanına ortak olmaya çalıştım.Onların yeteneklerini,başarılarını kutladım.Ama resme hep seyirci kaldım.Okul yıllarımda zorunlu resim derslerini saymazsak,o günlerden bugüne bir çizgi çizmişliğim yoktur.Yakın olayım olmayayım sanatın her dalına saygı duyar,anlamam gerektiğini düşünmeden ilgilenir, ama ben yapabilir miyim düşüncesiyle yaklaşmazdım.Hayata karşı açarsanız kollarınızı,deneyimlerinize yeni hediyeler sunuyor.Denemenin korkaklığına sığınmadan,bilmediklerinize yaklaşırsanız,yeni öğrenmenin çocuksu sevincini yaşayabiliyorsunuz.Ben bugün bu çocuk sevincini yaşadım işte.Doğrusunu söylemek gerekirse ,kollarımı tam açacak kadar olmayan cesaretimi kazanmamı ressam Pelin Korkulu sağladı.Yeni yürümeye çalışan bir bebek ürkekliğinde aldım kağıdı kalemi elime.Heyecanlandım ama o heyecanı sevdim de!Önce,sehpaya koyduğu;bir şişe ,kitap ve iki elmadan oluşan modelime baktım,sonra da önümdeki bomboş sayfaya.’’Korkmadan çiz ne görüyorsan’’ dedi.Korkmamamı söylese bile,hatalarımı hemen yok edebilmek için elimin altında bir silgi aradım.Silgi istedim. Gülümseyen bakışlarındaki ‘hayır’ı anlamıştım.Silmek yoktu.İlkokul öğrencisi tecrübesizliğiyle, tuttum kalemi şişenin en ucundan başladım çizmeye.
Bütünü görmekten uzaklaşmış,tek tek odaklandığım için,kağıt üzerindeki orantıyı kaybetmeye başlamıştım.Anlaşılan,Pelin önce, bende olan acemilikle tanışmamı istemişti .Oturdu yanıma.Bir anda,Pelin’in ellerinde,kalemle kağıt, birlikte olmanın hazzıyla,hızlıca sehpanın üzerindekileri oluşturmaya başladılar.İnanılmazdı,sihirli dokunuşlar gibi.her kalem darbesinde daha belirginleşiyorlar,gerçekliğe kavuşuyorlardı.Resimde teknik nedir işte o anda tanıştım.Çizgilerden korkmadan,alabildiğine çok ,ama yumuşak çizgilerle bütünden teke doğru belirginleştirmenin inanılmaz oluşumuna tanık oldum.Yürümeyi belki öğrenememiştim ama ilk adımı atma cesaretini ve başarısını kazanmıştım.Bu bile, yeni bir şey öğrenmenin çocuksu saflığını, heyecanını yakalamamı ve tadını almamı sağlamıştı.Hayatta denemekten korkmadan yeni yolculuklara yelken açmanın keyfini bir güne sığdırmanın mutluluğunu yakaladım.Bu bakımdan,beni,ressam ablası Pelin Korkulu ile buluşturan,başarılı sporculuğuyla ve azimli kadın kişiliğiyle hayatımda olan Gülcan Korkulu arkadaşıma da minnettarım.
PELİN KORKULU RESİMLERİ:



Maltepe resim atölyesinde başarılı ressam adaylarından Sabiha Demir'in resimleri:



RESSAM HAKLI!

Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası...

Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,

Mutlaka eski tesâvîr ile ziynetlensin,

Diye ressam aratır hayli zaman bir zengin.

Biri peydâ olarak 'Ben yaparım' der, kolunu

Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu

Sıvar ammâ ne sıvar! sâhibi der:

- Usta bu ne?

Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!

- Bu resim,askeri basmakta iken Fir'anv'ın,

Bahr-i Ahmer* yarılıp geçmesidir Mûsâ'nın.

- Hani Mûsâ, be adam?

- Çıkmış efendim karaya...

- Fir'avun nerde?

- Boğulmuş.

- Ya bu kan rengi boya?

- Bahr-i Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da!

- Çok güzel levha imiş, doğrusu şenlendi oda!

Mehmet Akif Ersoy’un bu şiirini her okuduğumda,resmi yapan gözlerin, farklı pencerelerden çıkarmaya çalıştığı ışığın, farklı renklerini yansıtma çabalarını (mizahi bir dil akışıyla)anlatır derim.Sanatın her alanında olduğu gibi,beğeniler göreceli ve devinimlidir.Bakarız resme kendi dünyamızla algılarız,bilemeyiz ressam o resimde nerelere,kimlere duygu yolculuğunda gezindi.Biz kendi yolculuğumuza çıkar,kendi duygu dünyamızla yakınlık kurmak isteriz.Bize ait bakışları kondururuz renklerin üzerine.Aynı denize,aynı aya ve aynı güneşe bakan gözlerde,bizim ayrı bakışlarımız gibi ayrı aktarır tuvale renkleri,ışığı,doğuşu ve batışı..Çünkü her resim, başka bir elin, ruhunun ,sesine kulak verir.El o ruhun hizmetindedir.Boşluğu doldururken,’sana ait duyguların diliyim ben,emrindeyim’ der gibidir.Ressam kendi dünyasını da giyindirir ,yaptığı resmin üzerine.Gizli imzası tekniğidir.Bu yüzden ayrıştırırız hangi resim kime ait çoğu zaman.

13 Mart 2010 Cumartesi

Rüştü Asyalı sesinden aydınlarımız....

Rüştü Asyalı'nın sesine olan hayranlığım,biraz geçmişi ve arşivleri karıştırmama vesile oldu.Böylesi harikulade yorumlayan bir ses ile Uğur Mumcu'nun 'Sesleniş' adlı makalesi birleşince,çok dokunaklı bir video oluşmuş.Her fırsatta bunlar hatırlanmalı,hatırlandıkça da Uğur Mumcu'nun'Ey halkım unutma bizi!' nidasına cevap olmalı.Unutmadık sizi!!

12 Mart 2010 Cuma

CYRANO DE BERGERAC

'Cyrano de bergerac' oyunundan,'İstemem eksik olsun' tiradı(Edmond Rostand)




Bu tiradla ve o muhteşem ses'Rüştü Asyalı'nın seslendirmesiyle tanıştığımda,daha ergen dönemimdeydim.Ne ismini ne cismini bilmeden,siyah beyaz televizyon dönemimde izlediğimde bende iz bıraktığını yıllar sonra rastladığımda daha iyi anladım.O dönemlerde belki tam özümseyerek algılayamasam bile,benim için hep hatırlanası bir film karesiydi.Hafızamda derin izler bırakan filmin bazı bölümlerini şimdi daha farklı bir bakış açısıyla anlayarak bir kez daha okudum ve dinledim.
Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek...
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek...
Tek başına...
Özgür olmak...
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak...
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak...
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak...
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

- Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden seni sevmediğini.
- Sus... ”

Cyrano De Bergerac'tan... Unutulmaz "İstemem eksik olsun" tiradı.
Edmond Rostand

Rüştü Asyalı'nın muhteşem yorumuyla tiradı dinlemek için aşağıdaki bağlantıyı açın.
http://www.mahkum.net/wp-content/istemem.mp3

8 Mart 2010 Pazartesi

'Gizli Tanrıçalar' Sergisini Gezdim



Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü öğrencileri 21. yüzyılın “Gizli Tanrıçalar”ını ortaya çıkardı

Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü 2. sınıf öğrencileri Temel Tasarım dersi kapsamında “Gizli Tanrıçalar” sergisini hazırladı. Kadınların Tanrıça özelliği kazandırılan yönlerini günümüz bakış açısı ile değerlendiren tasarımlar; doğanın kadını nasıl biçimlendirdiği sorusuna cevap veriyor.

Genç tasarımcılar, çalışmalarını Anadolu mitolojisinde Tanrıların Tanrısı Ana Tanrıça Kybele mitosundan etkilenerek oluşturdu. Ortaya çıkan tasarımlar ile Kybele’nin günümüz kadının doğasında var olan analık, üreme, dişilik, hayatın sürmesi ve dolayısıyla bereketi simgeleyen yönlerine dikkat çekiliyor.

Temel Tasarım dersi yürütücüsü Öğr.Gör.Mehmet Özen, ilk çağlarda doğa ile insanın bedeni arasında kurulan samimi bağın gün geçtikçe farklılaştığını, günümüzde bu anlayışın yerini doğasına aykırı davranan insanlar ve anlayışların aldığını belirtti. Özen, her şeyin çok hızlı tükendiği dünyada üreme ve üretme kavramlarının üzerinde tekrar durmak gerektiğini söyleyerek; kadın doğasına ilk çağlardaki gibi bir tanım ve anlam getirilerek yeniden inşa edilmesinin gerekliliğini vurguladı.

Sergi adının neden “Gizli tanrıçalar” olduğunu da anlatan Özen, “Her kadın bir güçtür o güç bazen keşfedilmiş bazen de keşfedilmemiş olarak sır dünyasında doğacak gününü bekler. Biz istedik ki, kadına ait birçok farklı bakış açısı bu tasarımlar içinde kendine beden bulsun ve keşfedilsin. Bu yüzden sergi “Gizli Tanrıçalar” adını aldı.

Sergide kadın mankenler kadar erkek mankenlerin de “Tanrıça” figürü olarak kullanılması dikkat çekiyor. Özen, “O yüzden kadının oluşturduğu kimlikte erkeğin payını, erkeğin oluşturduğu kimlikte ise kadının payını unutmamamız gerekir. Bence bu sergi iç içe geçmeyi, birleşmeyi, taşımayı, beslemeyi oldukça iyi anlatıyor” dedi.

Sergi, Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi A Blok giriş katında, 25 Şubat tarihine kadar ziyaret edilebilir.

Tarih: 20 Ocak–25 Şubat
Yer: Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi A Blok, giriş katı
Giriş ücretsizdir.
(Milliyet Kültür Sanat)
SERGİDEN BAZI ÇALIŞMALAR:

Emre Dönmez bu çalışması için şu yorumu yapıyor.
Bu çalışmamda kadının gizli saklı kalmış iç dünyasını,yansıtmayı amaçladım.Çalışmamda kullandığım zincirlerle,kadının kendini kilitlediği dünyasındaki
hapsoluşunu,kilidin(çözümün)ise,yine kendi dünyasında aranıp bulunması gereken önemli bir nokta olduğunu vurgulamak istedim.Ayrıca bunları yanyana getirerek karşıt bir ilişki oluşturmayı amaçladım.
Mert Barsanoğlu'nun çalışması ise,kadını bir çam ağacı figürüne dönüştürüyor.


Ve şöyle diyor:
Ben bu çalışmamda kadının özgürlüğünü çam ağacının dalları gibi uzanışıyla anlatmak istedim.Çam ağacının her mevsim yeşil olan yaprakları ona canlılık,sonsuz özgürlük,ve dayanıklılık gücü vermektedir.Tıpkı kadının doğası gibi.
Ve diğer çalışmalar;







7 Mart 2010 Pazar

Leman Sam konseri

Bu akşam,ikinci kez izlediğim Leman Sam konseriyle,kendimi yeniden harika bir müzik ziyafetinin içinde buldum.Zaman zaman çektiğim videolarda arka fonda eşlik ettiğim şarkılarla coştum.Teşekkürler Leman Sam.




28 Şubat 2010 Pazar

Büyümek...


Ellerim küçücük,sığdıramıyorum avucumun içine biriktirdiğim çakıl taşlarını.Deniz kenarında yürüyorum.Ayaklarım da küçücük,kumlara büyük izler bırakamıyorum.Dalgalar çabuk siliyor,derin olmuyor ayak çukurlarım.Ama kalbimi o kadar büyük hissediyorum ki!Bütün hislerim kalbimi kaplıyor zannediyorum. Annem beni ne kadar seviyorsun diye sorduğunda:’Dünyalar kadar’ diyorum ,bir tek dünya yetmiyor çocuk kalbimin sevgisine.Gülünce gözlerim parlıyor,gerçekten gülüyorum.Başka hiçbir duygu karışmıyor gülmelerime.Mutluluk bu diyorum.Mutluluğu aramama gerek kalmıyor.Beni gülümseten o kadar çok şey buluyorum ki! Arkadaşımla sakarlıklarımıza,yüzümüzün kuma bulanmasına ,üzerimizin ıslanmasına bile gülüyorum.Hatta koca koca dalgaların gelip,minicik bedenimizi devirmesine kahkahalarla gülüyorum hem de.Ne saat kaçı vuruyor diye düşünüyorum ne de günler geçti gidiyor diye üzülüyorum.Her gün benim için özel aydınlanıyor zannediyorum.Güneş bizim oyunlarımıza katılıyor ,ay dede masallar anlatıyor diyorum.Kim ne derse inanıyorum.Devlerin yaşadığına,canavarların varlığına,kurbağaların prense dönüşebileceğine,pinokyonun canlı olduğuna ve burnunun yalandan uzayabileceğine de inanıyorum.Yalan söylersem benimde burnum uzar mı diye merak ediyorum.Ne zaman yalan söylesem aynanın karşısına geçip burnuma bakıyorum.Burnumun yerinde durduğunu görünce yalanımın zararsız olduğunu düşünüyorum.
Ama yalanlarım annem tarafından hemen fark edilince,bu sefer annemim doğa üstü güçleri olduğuna inanıyorum Her gizlimi biliyor diye annemi diğer insanlardan daha özel yaratılmış olarak görüyorum.Başkaları ne derse desin en son sözü annemden duyayım istiyorum.Bana kızdığında,bağırdığında onun melekler dünyasından kovulacağımdan korkuyorum.Korunaklarım,güvenliğim yerle bir olacak diye üzülüyorum.Sevinmelerimi ve üzülmelerimi onun iki dudağının arasına teslim ediyorum.Onu mutsuz görürsem,mutluluk hakkımdan vazgeçiyorum.Sevindiğinde’ tamam her şey yolunda..’ diyen bir çok ses duyuyorum bende seviniyorum.
Sonra büyüyorum,büyüyorum..Nasıl büyüdüğümü fark etmeden,çocukluğumla vedalaşamadan,ona sıkı sıkı sarılıp’ seni özleyeceğim’ diyemeden,özleyeceğimi bile bilemeden büyüyorum.Ellerime artık daha çok çakıl taşı sığdırabiliyorum.Kumlara bastığımda kocaman ve derin ayak izleri bırakabiliyorum.Ama duygular kalbimi,her yeri eskisi gibi kaplamıyor .O bedenimde küçük bir yerde durarak atmaya devam ediyor.Yine mutlu olduğum anlar oluyor,beni güldürecek nedenler buluyorum,seviyor,seviliyorum…Çocukluğumdaki gibi değil.O kadar tek başına değiller artık duygularım.Hepsi birden sığmaya başlıyor.Mutluyken mutsuzluklarımın hüznünü de içine sığdırıyorum.Severken,ayrılık acısını da harmanlıyorum.Öyle çok basit şeylere kahkahalarla gülemiyorum.Dalgalar çarpınca kaçak bir gülümseme beliriyor yüzümde,çocukluğumdaki gibi değil .Alışmışlıkla bakıyorum.Uyandığımda yeniden doğmuş gibi uyanmıyorum.Bir önceki günün yaşanmışlıklarıyla yeni güne merhaba diyorum.Saatler her yanımda tik tak sesleriyle beni takip ediyor. Zamanın hırsızlığından kaçamıyorum.Ben zamanı, zaman beni kovalıyor.Geçmişi ve geleceği düşünmeden bugünü yaşayamıyorum.İnsanlara öyle çabucak inanamıyorum.En kötüsü artık,annemle melekler şehrinde olamıyorum.Onun söylediklerine kanmayı istiyorum,yetinemiyorum.Artık sırlarımı annemden saklayabiliyorum…..
Sevil

20 Ocak 2010 Çarşamba

Halil Cibran


SEVİNÇ VE KEDERE DAİR
Sonra bir kadın dedi ki;Bize sevinçten ve kederden söz et.
Ve o yanıtladı:
Sevinciniz maskesinden sıyrılmış kederinizdir.
Şimdi kahkahalarınızın yükseldiği o kuyu ,çokça zaman gözyaşlarınızla dolmuştu.
Başka nasıl olabilir ki?
Kederin varlığınızda açtığı oyuk ne kadar derin olursa,taşıyabileceğiniz sevinç o kadar çok olur.
Şarabınızı koyduğunuz şu tas ,çömlekçinin fırınında kavrulup pişmedi mi?
Ruhunuzu yatıştıran şu lavta,bıçaklarla oyulmuş ağacın ta kendisi değil midir?
Sevinçliyken yüreğinizin derinliklerine bakın,sizi şimdi sevindirenin,sizi bir zamanlar üzenden başka bir şey olmadığını göreceksiniz.
Kederli olduğunuz zaman yine yüreğinize bakın aslında,bir zamanlar mutluluk kaynağınız olan için ağladığınızı göreceksiniz.
Kimileriniz,'Sevinç,kederden büyüktür 'derken,kimileriniz de 'Hayır büyük olan kederdir ' diyorlar.
Oysa ben size diyorum ki ,ikisi birbirinden ayrılmaz.
Sevinç ve keder birlikte gelir.biri sofranızda sizinle,birlikte otururken,diğerinin yatağınızda uyumakta olduğunu hiç unutmayın.
Gerçekte ,kederiniz ve sevinciniz arasında terazi gibi asılı duruyorsunuz.
Sadece kefeler boşken hareketsiz ve dengedesiniz.
Hazinedar altınlarınıve gümüşlerini tartmak için sizi kaldırdığında ,ya sevinciniz ağrı basar ya da kederiniz..
Halil Cibran (Ermiş)

Zeynep Sağdaş

12 Ocak 2010 Salı

Dört Anlaşma (Toltek bilgelik kitabı)



Bazı kitaplar vardır.Okursunuz bir süre sonra elinize aldığınızda tekrar keyifle okuyabileceğiniz şeyler bulursunuz.Don Miguel Ruiz in ‘Dört Anlaşma’ benim için, böyle ara ara buluştuğum bir kitap.Toltekler olarak bilinen Meksika Kızılderililerinin benimsediği öğretilerden oluşan bir kişisel gelişim kitabı bahsettiğim.Toltekler;M.S 10.yy da orta Meksika bölgesinde kurdukları devleti oturttukları adalet ve hoşgörü kavramları sayesinde parlak bir medeniyete sahip olmuşlardır.
Hiçbir şeyi kişisel algılamayın!
Bundan sonraki üç anlaşma aslında ilk anlaşmadan doğar.İkinci anlaşma,hiçbir şeyi kişisel algılamamaktır.
Etrafınızda olan biten,hiçbir şeyi kişisel algılamayın.Daha önce verdiğimiz bir örneği kullanalım.Sizi caddede gördüğümde ,sizi tanımadığım halde,’Hey,sen bir aptalsın’dersem bu sizinle değil,benimle ilgilidir.Eğer bunu kişisel algılarsanız,aptal olduğunuza bile inanabilirsiniz.Belki de şöyle düşünürsünüz:’O aptal olduğumu nasıl biliyor?İçimi mi görüyor
Yoksa ,herkes ne kadar aptal olduğumu görebiliyor mu?’
Kişisel algılamak ,ancak söylenen şeye katılmakla mümkündür.Söylenen şeyle anlaşma yaptığınız anda,zehir zihninize yayılır ve cehennem rüyasının tutsağı olursunuz.Sizin bu tuzağa düşmenizin nedeni ‘bireysel önemlilik ’denilen şeydir.
Bireysel önemlilik ye da kişisel algılamak ,bencilliğin en üst düzeydeki ifadesidir.Çünkü her şeyin ‘kendimizle ilgili’olduğunu varsayarız.Eğitim sürecimiz içinde,ehlileştirme sürecimiz içinde her şeyi kişisel algılamayı da öğreniriz.Her şeyin merkezinde kendimizin olduğunu düşünürüz.Ben,ben,ben,daima ben!
Diğer insanlar merkeze sizi koyan hiçbir şey yapamaz.Yaptıkları her şey kendileriyle ilgilidir.Herkes kendi rüyasını yaşar.Kendi zihinlerinde oluşturduğu rüyayı yaşar.Bu rüyalar bizim rüyamızdan tümüyle farklıdır.
Bir şeyi kişisel algıladığınızda ,onların bizim dünyamızın nasıl olduğunu bildiklerini varsayarız.Ve kendi dünyamızı onların dünyasına empoze etmeye çalışırız.
Durumun son derece kişiselleşmiş gibi göründüğü anlarda bile,başkaları size direkt hakaret ediyor olsa bile,yine de sizinle ilgisi yoktur.Söyledikleri ve yaptıkları şeyler,dile getirdikleri fikirler kendi zihinlerinde yaptıkları anlaşmalar doğrultusundadır.Kişilerin bakış açıları ,ehlileştirme sürecindeki programlamalarından oluşur.
Birisi size,’Hey sen çok çirkinsin’ dese bile bunu kişisel algılamayın.Çünkü gerçek şu ki bu kişi kendi duygu,düşünce ve inançlarını ifade ediyor.Bu kişinin size gönderdiği zehri kabul edip etmemek,kişisel algılamayla ilgilidir.Eğer zehri kabul ederseniz,onu size ait kılarsınız.Kişisel algılamak, sizi kara büyücüler için kolay bir av haline getirir.Kara büyücüler sizi küçücük bir fikirle kolaylıkla avlayabilirlerse,sizi istedikleri zehirle besleyebilirler.Sizde söylenenleri kişisel algıladığınız için zehri afiyetle yutarsınız.
Onların sizi besledikleri duygusal çöplük,artık sizin çöplüğünüz haline gelir.Oysa,hiçbir şeyi kişisel algılamadığınız sürece cehennemin ortasında bile zehirlere karşı bağışıklığa sahip olursunuz.Bu bağışıklık gücü size ikinci anlaşmanın armağınıdır.
Kişisel algıladığınızda söylenenlerden rahatsızlık duyarsınız ve kendi inançlarınızı savunarak tepki gösterirsiniz.Bu tepkiyle çelişkiler ve çatışmalar yaratırsınız.Küçücük şeyleri bile büyütür,pireyi deve yaparsınız.Çünkü haklı çıkmak ihtiyacını duyarsınız.Sizin haklı başkalarının haksız olmasını istersiniz.Haklı olmak için,kendi fikirlerinizi onlara dayatmak için büyük çaba gösterirsiniz.
Aynı şekilde,sizin hissettikleriniz ve yaptıklarınız da kendi bireysel rüyanızın,kendi anlaşmalarınızın bir yansımasıdır.Sizin söyledikleriniz,yaptıklarınız ve sizin fikirleriniz sizin anlaşmalarınız doğrultusundadır.Bu fikirlerin benimle bir ilgisi yoktur.
Sizin benimle ilgili düşündüklerinizin,benim için bir önemi yoktur.Sizin düşüncelerinizi ben kişisel algılamam.İnsanlar bana,’Miguel sen iyisin!’dediklerinde de kişisel algılamam,’Miguel sen en kötüsün!’dediklerinde de kişisel algılamam.Siz mutluyken bana ‘Miguel sen bir meleksin’diyeceğinizi bilirim.Ama bana kızgın olduğunuzda ‘Oh Miguel sen şeytanın tekisin!Çok kötüsün.Bu tür şeyleri nasıl söyleyebilirsin?’dersiniz.
Her iki halde de söyledikleriniz beni etkilemez.Çünkü ben ne olduğumu biliyorum.Kabul görmek onaylanmak gibi bir ihtiyacım yok.Birinin bana kim ve ne olduğumu söylemesine ihtiyaç duymuyorum.Hayır,hiçbir şeyi kişisel algılamıyorum.Sizin bakış açınız sizin dünyanızı yansıtır.Siz kendinizle uğraşırsınız,benimle değil.İnanç sisteminiz doğrultusunda oluşturduğunuz fikirleriniz,daima kendinizle ilgili,benimle değil.
Bana;’Miguel söylediklerin beni incitiyor’da diyebilirsiniz.Ama sizi inciten benim söylediklerim değildir.Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz.Sizi inciten sizsiniz.Sizi incitmiş olduğumu da kişisel algılamam.Bu size inanmadığım ya da güvenmediğim için değil,sizin dünyayı farklı gözlerle,kendi gözlerinizle gördüğünüzü bildiğim içindir.Filmin tümünü zihninizde yaratan sizsiniz.Bu filmde yönetmende,yapımcı da başrol oyuncusu da sizsiniz.Diğer herkes yardımcı oyuncudur.Bu sizin filminiz.Filminizi yaşamla yaptığınız anlaşmalara uygun olarak yaratırsınız.Sizin bakış açınız sizin için kişiseldir.Sizin bakış açınız sizin gerçeğinizdir.Başka hiç kimsenin değil.Bu yüzden bana kızdığınızda,kendinizle uğraştığınızı bilirim.Ben size kızmanız için bir mazeret olurum.Kızarsınız çünkü korkuyorsunuz,çünkü korkularınızla uğraşıyorsunuz.Korkunuz yoksa bana kızmanızda mümkün değildir.Korkunuz yoksa benden nefret etmeniz de mümkün değildir.Korkunuz yoksa kıskanç ya da üzgün olmanızda mümkün değildir.
Korkusuz yaşadığınızda,sevgiyle yaşadığınızda bu tür duygulara yaşamınızda yer yoktur.
Bu tür duyguları hissetmediğinizde,doğal olarak kendinizi iyi hissedersiniz.Siz kendinizi iyi hissettiğinizde etrafınızda ki her şey de iyidir.Etrafınızda her şey iyi olduğunda,bu size mutluluk verir.Etrafınızda ki her şeyi seversiniz,çünkü kendinizi seviyorsunuz.Çünkü olduğunuz gibi olmaktan hoşnutsunuz.Çünkü kendinizle doyumlusunuz.Çünkü hayatınızdan memnunsunuz.Yarattığınız filmden memnunsunuz.Yaşamla yaptığınız anlaşmalardan memnunsunuz.Huzurlu ve mutlusunuz.Her şeyin harika,her şeyin güzel olduğu bir boyutta yaşarsınız.Bu boyutta algıladığınız her şeyle her an sevişirsiniz................

8 Ocak 2010 Cuma

Nick Vujicic

haber - izlesene mutluyum yaşamayı seviyorum nick vujicic | izlesene.com

Bekir Coşkun ve Haluk Bilginer(ZAMAN)

Dün gece,Haluk Bilginer'in sahneye koyduğu;Şekspir Müzikali'ndeydim.Bir insan ömrünü yedi döneme ayrıştırarak,doğumdan ölüme;şekspir sözleriyle ne kadar da güzel anlatmış.Tolga Çebi'nin müzikleriyle,sahnede orkstranın güzel tınısı eşliğinde hayatınızın akışı gözünüzün önünde oynanıyor.Haluk Bilginer'e eşlik eden Tuğçe Karaoğlan,Evrim Alasya,Selen Öztürk,Zeynep Alkaya nın sesleri ve 'Soytarı' rolündeki başarıları sahneyi inanılmaz dolduruyor.Bu zamana kadar yapılan müzikallerden çok farklı olduğunu düşündüğüm bu oyunun, zamana gönderme yapan bölümlerinde,kimi zaman duygulanıyor,kimi zaman gülümsüyorsunuz.O oyundan çıkışta,insanın zamana nasıl yenik düştüğünü düşündüren yanını hazmetmeye çalışırken,bugün Bekir Coşkun'un bu yazısıyla iki günümü zamana ayırdım.Zamanın bana ayrıcalığı olmadığını sindire sindire hem de..
ZAMAN
'Zaman değişti' derdi babam...
Oysa ağarmış saçlarına,eğilmiş omuzlarına,derinleşmiş gözlerine bakardım da babam daha çok değişmişti zamandan.
Zaman yelkovanla -akrep arasında ya da takvim yapraklarında değildir..
Zaman iki nefes arasında,iki lokma arasında,iki uyanış arasında,iki gece,iki sabah arasında ,iki mevsim arasındadır.
Biri doğarken biri ölürken,iki ağlayış arasındadır zaman...
'Zaman ne kadar çabuk geçiyor' derdi babam...
Oysa geçen babamdı.
Günleri boş geçmişti,haftalar,aylar,mevsimler boş..
Bağlarındaki üzümden şarap basıp tadına bakmadan..
Aşkları doyasıya yaşayamadan..
İçinden geldiği gibi kahkahalar atmadan..
En sevdiği şeydi;Taşlarla küçük küçük havuzlar yapıp,çamurdan kanallarla su getirmek havuzlara,çocuklar gibi..O zamanlar henüz akarsuları kurumamıştı Tülmen'in..
Kısacası..
Birçok şeyi yaşayamadığını anlardım babamın;Eski şarkılar çalınca ağlamasından..
Ve ne babam zamanı doldurdu,ne de babamı bekledi zaman...
'Zamanı gelir' derdi babam..
Kimi zaman ben de boynumu büker'Zamanı gelir' derim...
Bu iki kelimelik sabır ve avunma sözcüğü demek ki miras kaldı bana babamdan.
Doğrusunu isterseniz çok şey de istemez bizim gibi insanlar;Hani sadece bomboş geçen bir yaşama yanmadan..
Karanlıklarda gizli gizli ağlamadan..
Diyelim ki dizlerimize vurmadan..
(..........)
Ne yapacaksınız...
Keşke o en son gün söylediğini en başta söyleseydi babam:
'O kötü bir yol arkadaşıdır..
Durup da kimseyi beklemez zaman...'
Bekir Coşkun

j'y suis jamais alle (Oraya hiç gitmedim)


İlk kez duyduğunuz bir müziğe yakın hissettiğiniz oldu mu kendinizi?Nerde nasıl yaşadığınızı bilmediğiniz bir hikayeye fon oluşturduğu duygusuna kapıldınız mı?Çok uzun zaman önce,bir reklam cıngılı olarak duyduğum bu müzik beni derinden etkilemişti.Ne ismini,ne bestecisini biliyor ama nerede rastlasam kulak kesiliyor,kendimi geçmişimden bir yerlerde yaşıyor hissine kapılıyordum.Bu hatırlanan geçmiş, ezberi bozan,hafızama yabancı hatıraların içine alan görüntülerden oluşuyordu.Kıyafetler başka,mekan başka,kişiler başka ancak o yabancılığın içinde çok tanıdık yaşanmışlıklar saklı olarak.Mutluluk dolu mazinin hüzünlü dile gelişi gibiydi hissettiklerim.Her dinleyişimde gözlerim dolacak kadar,kendimi kaptırıyordum müziğin tınısına.Mehmet’imin beni ziyarete geldiği bir gün ona bu müzikten bahsettim.Bulabileceğini söyledi ve netten dinletmeye başladığında,her hangi sevdiğim bir müzik tadında değil,heyecanla ,sevinçle,ağlaya ağlaya dinledim.O yerdeydim yine.
Adı yaşadığım duygular kadar enteresan bir seslenişin manasını taşıyordu.
‘ORAYA HİÇ GİTMEDİM’
Yann Tiersen’in,henüz izleyemediğim ’Amelie’Filminden, ’j’y suis jamais alle’.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Ruh anahtarım


Günlerden pazar. Bize yakın kurulmuş olan, Anadolu yakasının popüler outlet mağazalarının olduğu alışveriş merkezi Viaport’ taydım.Ufaklığın yılbaşı hediyesi sevdası uğruna ,pazar günü onca kalabalığa akma cesareti gösterdim.Sevmem hafta sonları alışveriş mekanlarının keşmekeşine karışmayı.Nadiren de olsa paçayı kaptırıyorum işte.Otopark alanına girmemle,kalabalığı fark etmem bir oldu.Park edecek yer bulmanın zorluğu gözümü korkuttu.Neyse ki şansım yaver gitti ,bir yere konuşlandırdım arabayı.Benim ufaklık ve genç kızımız Yasemin ablasıyla birlikte, ilk girdiğimiz yer, tabi ki onun isteğini karşılayacağımız elektronik mağazasıydı.Amaç, bir mp3 çalar olmasına rağmen,onca alternatifin içinde gözü dönen küçük delikanlım,ne isteyeceğini şaşırmış bir durumda kapris yapmaya başlayınca durumu ele almak zorunda kaldım.Onu tekrar hedefe kilitlemek üzere, tehditkar cümleler savurdum.Başarılı oldum tabi ki!Yumuşak geçişlerle olayı bitaraf etmeye gücüm yetmemişti.Mecburdum anlayacağınız.Oraya kadar gitmişken,birkaç yeni yıl armağanımı da halletmek üzere mağazaları kolaçan etmeye başladık.Kendim için bakmıyorum derken,askıda tişörtler arasında bir tanesi dikkatimi çekti.Önce dış görünüş itibariyle beğendiğim anahtar resminin üzerinde ki yazı dikkatimi çekti.’KEY TO MY SOUL’.Yani,’Ruh anahtarım’.Vay be! Dedim.Şimdiye kadar,baskılı tişörtler hakkında beslediğim olumsuz düşüncelerim rafa kalkmış,nedense bu mistik yaklaşımı üzerimde taşıma fikri hoşuma gitmişti.İlk kez yazının anlamına vurularak bir şey satın almak istemiştim.Başkaları için ne ifade edeceğinin önemi olmadan, giydiğimde benim için manalı bir havaya bürüneceği hissiyle satın aldım.Dolaştık,yemeğimizi yedik.Bir kaç alışveriş yaptık derken , aldıklarımı arabanın bagajına koyduk.Eve gitme amacıyla yol alırken önümüze çıkan sinema izleyebilme olasılığını,değerlendirme kararı verdim.Bunu zaman zaman yaparım.Kafama eser çark eder,kendimi yeni sürprizlere açarım.Planlanmamış şeyleri yaşamak daha hoşuma gider.Bizimkilerin de onayını aldıktan sonra kendimizi ‘Avatar’ isimli,harika bir düşler diyarında buldum.Filmin asıl isteklisi benim ufaklık olmasına rağmen,salona onun için girdim,kendime keyif payları harmanlayarak dışarı çıktım.Eve dönüşümüz akşamın onunu bulmuştu.Oldukça geç saatte dönmeyi göze alarak sinemaya girmiştik, iyi de etmiştik.Herkes hayatından memnundu.Evin önüne gelip poşetleri indirmeye sıra gelince bir baktım kiii!,’Ruh anahtarımı kaybetmiştim.:)Nasıl severek aldığımı düşününce,üzerinden beş saat geçmiş bir zamanın ardından ,onu bulabilme ihtimalinin zayıflığı beni bir süre düşündürdü.Ama her şeye rağmen,geri dönüp aramayı denemeden kabullenmenin beni rahatsız edeceğini biliyordum.Üstelik ruhumun sesini dinlemeliydim.:)Üşenmedim,arabayı yeniden Viaport’a yönlendirdim.İçim huzursuz değildi aslında.Eğer o ruh anahtarı bana aitse nasılsa bana geri dönecekti.İlk park ettiğimiz yere yaklaşınca yerde kıpkırmızı duran poşetin orada durduğunu gören Yasemin;’İşte ! duruyor ‘dediğinde hayli şaşırdığımı söylemeliyim.İğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalığın dikkatinden kaçmış bizi bekler görmek beni sevindirdi .
tabii!Uğuruna inanarak satın aldığım tişört,satın aldığım andan itibaren farklı bir gün ve anı yaşatarak bana geri dönmüştü.Daha üzerime giymeden,bendeki anlamının altını çizen olaylar zincirine tanıklık yapmıştı.Geceyi sonlandırmadan bir salep içme fikri fena değildi.Yine plan dışı bir kararla arabayı park ettim.Oturmadan önce lavaboya girdik.İçeride akça pakça yüzlü bir kadın,temizlik yapıyordu..Açıkçası, başta bizi gördüğüne pek memnun olmadı.’Temizlik yapıyorum her yer su içinde,nasıl gireceksiniz?’ dedi.Gecenin bir saatinde, yaptığı işin zorluğundan mütevellit,gerginliğine gösterdiğim anlayışımla alttan alan cümlelerle içeriye daldım.Onun içinden geçeni seslendiriyor gibi;’Bıktım sizden rahat yok!’diyorsun değil mi dedim.Kadın yumuşadı haliyle.’Olur mu canım siz olmasanız ben nereden ekmek yiyeceğim?’ diye cevap verdi.Bu sefer o, benim orada oluşumun,pozitif düşünceye çevrilmiş duygu akışını bana yansıtmaya başlamıştı.İşte budur! Dedim içimden.Selamı hangi dilden çakarsan, karşılığını aynı dilden alırsın.Çoğunlukla deneyimlediğim sebep sonuç ilişkisiydi yaşadığım.Bu diyalogdan sonra arkası geldi tabi ki!Kısa bir sohbet geçti aramızda.Ben sordum;Ayakları su içinde ,cevap verirken , yüreğinden dökülen kırık hikayesini de ortalığa akıttı.Hayat mücadelesinin içinde yaşadığı zorlukları anlattı.Duygulandım.Bir gecenin içinde akıp giden zamanın,farklı yaşantılara tanıklık ettiğini düşünerek duygulandım hem de!Evde bekleyen üç çocuk,çalışmayan hasta bir koca.Tuvalet temizliğiyle para kazanmaktan erinmeyen ,haysiyetli bir kadın.
’Bu akşam bir anne ve çocuk geldi buraya.Lavabonun üzerine ayakkabılarıyla çıkan ufaklık çamur içinde bıraktı.Sonra bana döndü:’Biz pisleteceğiz,sen temizleyeceksin,işin bu! ‘Dedi bana.’Tabi ki haklısın temizlerim güzel çocuğum diye cevap verdim.’ Diyecek kadar da işiyle onur duyan bir Türk kadını hem de!Oradan çıkmadan cüzdanımdan çıkardığım bir miktarı hediye etmek istediğimi söyledim.Utanmaması için,itinayla ısrarımı haklı çıkaracak nedenler sundum.Onun için almak da ,benim için vermek de zorlanası bir iki dakika geçirdik.Ama gözlerinin içinde,yarım saat öncesine kadar birbirini hiç tanımayan iki kişinin oluşturduğu yakınlığın, sevgisini taşıyan bakışlar yüreğimi ısıttı.Onunla tanışmama vesile olduğu için,satın aldığım tişörtün, üzerindeki yazı,daha içi dolu bir anlama dönüştü.Aslında,işin içine maddi bir fedakarlık girince bunu yazıya dökmek şöyle dursun,dile getirmek bile gereksiz gelir.Ama bu yaşadığım benim için o kadar enteresan bir durumdu ki,iç sesimizin bizleri nerelere ve kimlere kadar götürdüğünün örneği olarak bunu geçiştirmem mümkün değildi.Tesadüf gördüklerimizin altında seçimlerimizle yönlendirdiğimiz etkileşimler yumağı saklı.İnanıyorsanız herhangi bir yazı bile sizin yaşamınızı anlamlı kılabilir.Neyi nasıl anlamlandırıyorsanız,işte ruhunuzun anahtarı odur.
Tıpkı bu hikayede olduğu gibi:
Zamanın birinde iki tane kız kardeş varmış, çok akıllılarmış.
Etrafındaki ve okuldaki tüm bilgi onlara yetmez olmuş.
Bir gün anneleri onları dağdaki bilge bir adama götürmeye karar vermiş.
Kızlar, bilge adamla bir süre çok mutlu olmuşlar ama sonra sıkılmaya başlamışlar,
"Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım" diye düşünmüşler...
Kızlardan biri "Buldum!" diye sevinmiş.
İki elimin arasında bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım:
"Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü?
''Ölü'' derse, kelebeği bırakacağım. ''Canlı'' derse, avucumu hafifçe bastıracağım.
Her ne derse desin cevabı bilemeyecek."
Kızlardan birisi kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış.
Ve sormuş:
"Avucumun içinde bir kelebek var: canlı mı, ölü mü?"
Bilge adam cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış, bakmış ve cevaplamış:
"Senin elinde kızım. Senin elinde... canlı kalması da senin elinde ölü olması da!"
Şimdi bakın hayatınıza ve mutluluğunuza.
Nerede mi?
Açın avucunuzu...
Sizin ellerinizde: Tam avucunuzun içinde...