20 Aralık 2009 Pazar

Hayır diyebilmek



'Hayır demeyi bilmiyorsunuz
Neredeyse ezik bir kişiliğiniz olmak üzere. Çünkü insan kaybetmemek için, gelen bütün taleplere evet demek gerektiğini zannediyorsunuz. Bu yanlış bilinç, kendi ihtiyaçlarınızı görmezden gelmenize, enerjinizi hep başkaları için harcamanıza neden oluyor. Boşverin, siz bir talebine hayır dediniz diye sizi terk edecek insanlarla olmayın zaten. Hem arada bir siz de bir şeyler talep edin ki insanlar varlığınızın farkına varsınlar. Çok cömert ya da açık yürekli olabilirsiniz, ama siz de en nihayetinde bir insansınız.'

Ortalıkta dolaşan testlere göz gezdirmem ,çözmem de! Bugün çözesim tuttu işte.Eğlencesine takılırken öyle bir sonuç çıktı ki ağzım bir karış açık kaldı:)Zaman zaman farkında olduğum ve nasıl değişeceğimi bilemediğim arızama dokununca şaşırmamak mümkün değildi.Bu arızayı nerden kaptım,çocukluğumun hangi evresinden bugünlere getirdim bilmiyorum ama kurtulmak istiyorum.Evet ben kolay kolay HAYIR diyemiyorum.Aman sevdiklerim kırılmasın,yanlış anlaşılmasın vs.. Üstüne üstlük,arızanın en vahim tarafı talep etme özürlüyüm.Kendi adıma beklentilerimi minimum seviyeye indirerek,mutlu olmayı deneyimlerken,başkalarına yetememek duygusundan mutsuz oluyorum.Böyle birisine denk gelsem bende yapışacağım en sonunda.'Hem istemez hem verir' Ne güzel geliyor kulağa değil mi?Sınırı nerede başlar nerede biter bilmediğimiz ilişki yumaklarının içinde düğüm olmaktan kurtulamama duygusu ne demek bilenleriniz varsa beni çok iyi anlarsınız eminim.İki seçeneğim var;Ya zamanımı bu düğümleri çözmekle harcayacağım.Veya artık düğümlere izin vermeyecek kendi zamanımı yaşayacağım.Tabi ki gönlüm ikincisinden yana.Hatta alıştırma olsun diye olur olmaz her şeye 'hayır' demeyi bile düşünüyorum.Ağzım alışsın.Alışsınki gerektiği yerde, bunu gerektiği gibi kullanabileyim.
Bu sefer içimi döktüm sayın okurlar:Sevin sevmeyin farketmez.Blogun adı bile,kusurlu dört hareketten biri sanki.Neden adım 'Sevil' ve neden bloğuma seçtiğim isim 'Sevilesi günceler' şimdi anlamış bulunuyorum.Çok kaaleye almayın ,fikrimi değiştirdim diyorum.:)

11 Aralık 2009 Cuma

Hiç bir şey silinmesin..



Elime bir silgi verildi ! Silmek istediğim ne çok şey varken kalakaldım !Silmeye kıyamadığım sadece sevinçlerim değildi.Acılarım da benimdi.Öyle benimdi ki ,sevinçlerimin özünü buldum onlarda.Nefretimde ,şefkatimin sıcaklığını;Yalnızlığımda ,paylaşımlarımı;
Göz yaşlarımda,kahkahalarımı;Unutmak istediklerimde,hatıralarımı;Hasretimde kavuşmalarımı;Silerim sandım bir kalemde imkanım olsa ,silindikçe eksileceğimi düşünmeden.Eksilmiş duygularla kalmış yarım yamalak mutluluk balonları uçuştu önümde.O kadar çabuk kayboluyorlardı ki her biri! İz bırakmadan yok olmalarına gönlüm razı olmadı.İşte o zaman barıştım acılarımla.
Bugün yaklaşık bir sene önce yazdığım bu yazıyı,gazetede okuduğum şu haber üzerine ,buldum ve tekrar okudum.
Acı hatıralar silinebilecek
Ünlü oyuncu,Jim Carrey’nin ‘Joel barish ‘karakterini canlandırdığı ve ayrıldığı sevgilisini unutmak için gördüğü özel bir tedavide yaşadıklarını konu alan
‘’Eternal Sunshine of The Spotless Mind ‘’(Sil baştan) filmi gerçek oldu.New York Üniversitesi’nde bilim adamları,insanların hatırlamak istemediği anılarının hafızadan kalıcı olarak silinebileceğini belirledi.İlaçsız geliştirilen bu yöntem,insan hafızasında zaman zaman açılan pencerelere müdahalelerde bulunularak ,gerçekleştirilebilecek.Doktor Daniela Schiller ,’’İnsan hafızasında bulunan bazı pencereler uygulanan terapiyle kalıcı değişime uğrayabiliyor.’’dedi.Bu yöntemle anksiyete rahatsızlıklarına da alternatif tedaviler geliştirilebilecek.
Ve bu haberden sonra ,2006 yılında gösterilmiş, izlememiş olduğum ‘Sil Baştan’ filmini izledim.Filmin sonunda ,’Silgi’ adlı yazımda ki düşüncelerimde ne kadar haklı olduğumu anlamam bir tarafa,yaşadığımız tüm acı hatıraların ,mutluluk anıları kadar değerli olduğunu,senaryolaştırılmış ve gözümün önünde canlanan hikayeyle daha güçlü hissettim.Mutsuzluklar hafızalarımızda peşimizi bırakmadan bizi takip ediyor diye hayıflanırken,onların arasında;Belki bir daha hiç yaşayamayacağımız kadar güzel anlarında o acılarla harmanlandığını,bizi büyüttüğünü anladım.Bazen olayları ,tek bir pencereden bakarak,hayatın bütünselliğini algılamakta zorlanıyor;Yaşadıklarımızı kendi doğrularımıza göre elemenin bizi daha huzurlu kılacağını sanıyor ne çok yanılıyoruz.Doğanın düzeninde öyle bir ahenk var ki , o bizim olumsuz yaşadığımızı sandıklarımızdan bile bize farkında olmadığımız hediyelerle geleceğe uğurluyor.Enteresandır ki ,bu haberi okumadan ve filmi izlemeden yazmış olduklarımın ,şimdiye uygun hisler yaşatarak tekrar önüme çıkmasını ,hatta daha da iyi anlayabileceğim noktaya getirmesini ,hayatın bazen öncesiyle sonrasını yer değiştirerek bize oynadığı bir oyun olabileceğini düşündüm.Ve yine tekrarladım:
Elime bir silgi verildi!Sileceğim ne çok şey varken kalakaldım.

8 Aralık 2009 Salı

Modanın bize ettikleri ve etkileri





Üzerinde ,önünde kuru kafa desenli siyah bir tşört,boynunda metal birkaç zincir takmış ,on oniki yaşlarında bir delikanlı ile göz göze geldiğimde,ilk aklıma gelen rock müzik oldu.Gülümsedim.Çekingen bir tavırla gülüp gülmeme arasında dudağının kıvrımları birazcık belirginleşti ama bu iletişimden tedirginliğini gözlerinden okuyabiliyordum.Belli ki kendini ifade etmek için oluşturduğu tarzın ilgi çekmesi onu rahatsız etmişti.Yine de dayanamadım.
_Rock müzik sevenlerden misin? Diye sordum.Belki sorma şeklimin yumuşaklığından,daha rahat ve kendisine güvenli bir şekilde yanında ki arkadaşına bıyık altı bir gülümseme fırlatarak ;
__Evet severim. Dedi.
__Rap ile uzaksınız o zaman dedim.Eh yani !anlamında bir beğenmezlik ifadesi takınması sorumun cevabını çok güzel veriyordu zaten.
Çok bilgi sahibi olmasam da ,bu rock ve rap akımının görsel yansımalarını taşıyan kıyafet tarzlarını yakalayabiliyorum.Uzaktan baktığınızda bile ,belirgin bir şekilde görsel imajlarıyla imzalarını atıyorlar.Aslında bir bakıma bu hepimiz için geçerli.Dış görünüşümüzün,üzerimizde taşıdığımız kıyafetlerin,renklerinin ve hatta hatta makyaj tarzımızdan tutun da aksesuarlarımıza kadar kişiliklerimizi ele veriyoruz.Saçlarını çok farklı kesimlerle,alışık olunmayan renklerle dikkat çekmekten rahatsız olmayanlar ,genelde düşüncelerinde ayrıcalık olduğunu,geleneksel bakış açılarına uygun yaşama isyanlarını haykırırlar aykırı saç modelleriyle.
Toplumdan farklı görüntü verme gayretinde olanlar olduğu kadar,çevresinde gördüğü hatta hayat tarzlarına özendiği kişilere tıpa tıp benzemeye çalışanlar da var elbet.Belki böylelikle diğerleriyle uyumlu bir görüntünün sosyokültürel bir kazanç sağlayacağı düşüncesini beslerler içlerinde.Bu modacıların işlerini kolaylaştırıyor sanırım.Markalaştırdığı ve ekonomik düzeyi yüksek insanlara hitap edebildiği ürünleri piyasaya sunarak ,almak için birbiriyle yarışan kadınlardan rant sağlıyorlar.Şu aralar’’ çakma’’ kelimesiyle Türkçe’ mize yeni bir anlatım kazandırmış olduğu (!) taklit ürünlerinde peynir ekmek gibi satılması işlerine pek gelmese de ,önüne geçemedikleri bir başka Pazar oluşturuyorlar toplumda.Zar zor geçinen işçi ,memur babaların annelerin yeni yetişen kızları ,oğulları yetişemedikleri o imaj veren görüntüleri ,kulaktan kulağa yayılan reklam sayesinde ,bilindik adreslerden toplama yarışına giriyorlar.En komiği de bu iki kesimle yakından uzaktan ilgisi olmayan dar gelirli vatandaşın uğrak yeri pazarlar da bu şaşaalı markaların amblemlerinin bulunduğu tişörtleri üzerinde taşıyan ,modadan bihaber ama modanın içine dahil edilmiş olanlar.
Bir süre önce basında çıkan bir haberde ,Antalya ‘da yaşayan üstelik yaşı başı yerinde ,fabrika sahibi bir vatandaşımızın satın aldığı tişört yüzünden mahkemelik olması haberi ilgimi çekti.Adamcağız muhtemelen ,rengini ve modelini kendisine yakıştırarak satın aldığı tişörtün önündeki ‘Mod pimp’ yazısını pek önemsememişti anlaşılan.Yeni tişörtüyle ortalıkta salınmaya başlamasıyla üzerine çektiği ilginin hoş bir beğeni duygusu verdiğini hayal ediyorum nedense:

.
Zamanla çevreden aldığı kötü tepkiyle uyanması sonunda üretim yapan firmaya dava açarak bu ayını yaşatanlardan hakkını almaya çalışıyordu.Kim bilir kaç kişi başka dillerde ne anlamlara gelen tişörtlerle salınıyor ortalıkta. Sakın birileriyle dalga geçiyorum zannedilmesin.Bir ara bende,farkında olmadan kendimi güzellik kraliçesi ilan eden bir tişörtle sezonu bitirmiştim.:)Yine de şanslıymışım o başka.Bu adamcağız ayıp tişört sattılar diye firmadan hakkını almaya çalışadursun yakın bir arkadaşımın yeni yetişen kızı ,moda diye küfür yazılı baskısıyla aldıramadığı tişört için bayağı dil dökmüştü ailesine.Birileri bu arkadaşa modaya uydun havan oldu dese belki teselli bulur hatta firmadan özür bile diler (!) kim bilir?:)
Bu haberin yansımasından bir süre sonra ,bu kez sıradan biri değil ünlü bir komedyenin başına benzer bir olayın geldiği haberini okuduk.Bu kişi komedyen Ata Demirer’den başkası değildi.Çıktığı bir televizyon programında Ata Demirer tişört hastası olduğunu ve altı yüze yakın tişörtü olduğunu belirtti.Bu zaafıyla yeni bir alışveriş gününde,iki üç tişört arasında kararsız kaldığını ,bir porno gay sitesinin reklamını yapan ‘Hotmale ‘(sıcak adam ) yazan tişörtü, hotmail ile ilgili kelime şakası zannederek aldığını söyledi.Hatta ‘Normalde gay sitelerinde gezmediğim için bilemem yani onun çok ünlü bir gay porno sitesi olduğunu bilmiyordum.Giydim,işimizi yaptık kimse giyme aman sakın ha o çok ünlü bir site çıkar onu falan demedi.O tişörtle ben on beş gün tv programında çalıştım.Çok sevmiştim ,yazık oldu diye bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
Modanın gücü öyle sahipleniyor ki bizi,ilk başlarda ‘ Ne bu böyle hayatta giymem ! dediğimiz kıyafetlere bir süre sonra gözümüz alışıyor ve sahip olma duygusuyla yanıp tutuşuyoruz öyle değil mi?Biz mi modaya uyuyoruz ,moda mı bizi kendisine uyduruyor sorusu tavuk mu yumurtadan çıkar ,yoksa yumurta mı tavuktan sorusundan farksız.
Moda dolu günler……
SEVİL

7 Aralık 2009 Pazartesi

resim ve felsefe


9. yüzyılın büyük ingiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.
Hunt'ın; "Kâinat ışığı" adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde bir fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu.

Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek:
"Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım. Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu takmasını unutmuşsunuz da..."

Hunt gülümsedi ve ekledi:
"Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki... Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içerden açılabildiği için, dışında kola ihtiyacı yoktur."

Bir film ve Saatler



Virginia Woolf,20.yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri.''Mrs. dalloway''adlı romanından uyarlanan 'Saatler'the hours'cümleleriyle sarsıcı bir film.Sanırım bir kere değil bir kaç kez izlenmesi gereken filmlerden.Romanını okumadım en kısa zamanda okuyacağım.Aslına bakarsanız önce romanı okumak ,voolf' u anlamak sonra bu filmi izlemek lazım.Filmin içinde sarfedilen cümleler hafızayı yoracak ,düşündürecek cinsten.Hem kitabı okuyup ,hem filmi izleyenler,kitap ve film birbirlerinde ki eksikliği tamamlamış diyorlar.Bu yüzden okumadan izleme cesaretini gösterdim.Herkes gibi çok etkilendim.Nicole Kidman ın diğer filmlerini de izlemiş biri olarak ,karakteri bu kadar benimsemesi sadece dış görünüşle değil ,bakışlar ve duruş ile de iç kargaşasını böylesi başarılı yansıtmasına hayran kaldım.Filmin yorumuyla ilgili nette bulduğum sayfayı aynen aktarıyorum.
aids hastası richard, ölümün ona ulaşmasını sabırsızlıkla beklediğini her hareketiyle belli etmektedir. tam bu esnada clarissa ile konuşurken, richard'ın ağzından şu cümleler çıkar:

"insanlar birbirleri için yaşarlar... her şeyi birden istiyoruz değil mi?"

uzunca bu cümleler düşünülür. cidden birbirimiz için mi yaşıyoruz? bizi hayata bu kadar sıkı bağlayan bir başkası mı? ya da başkaları? üstelik her şeyi birden isteyecek kadar bencilken ?

clarissa ise bir başka sahnede kızıyla konuşmaktadır. kızına richard yokken kendini önemsiz hissettiğinden bahseder. yine bir konuşmasında richard'ın ona bugün o bakışığı fırlattığını söyler. hangi bakıştan bahsettiğini soran diğer karaktere şunları söyler:

"hayatın önemsiz, sen önemsizsin bakışı."

clarissa ölümü bekleyen richard'ın bakışını bilerek bu şekilde yorumlar belki de. çünkü onun gitmeye hazırlandığınıı biliyordur. olabilecek en acı bekleyişin içindedir ve bu durumda bile insanoğlu bencildir. kendini düşünür. onun olmayacağından çok, onsuz "önemsiz" olacağını düşünür.

ve kıskançlık... virgina woolf'un ablası kendi çocuklarına, hayattan tüm bağları kopartılmış ve delirmekte olan ablasıyla ilgili şunları söyler:

"teyzeniz çok şanslı çünkü onun iki hayatı var. birincisi yaşadığı hayat, ikicisi ise yazdığı kitaplardaki hayatı."

virginia woolf'un hayattan tüm bağlarının koparılmasında huzur arayışı yatar. oysa o bunu talep etmemiştir. londra'nın karmaşasından koparılıp bir kasabaya götürülmek onun için bir sürgündür. "bu kasabada öleceğim" der kocasına, kocası bunun ona zarar gelmemesi için yapılmış bir iyilik olduğunu anlatmaya çalışırken. en sonunda kocasını londra'ya geri dönmeye ikna eden virgina woolf şöyle der:

"hayattan kaçarak huzur bulamazsın leonard."

oysa ne kadar sık yaptığımız bir şey bu değil mi? sorun gördüğümüz an kaçıyoruz. öyle bencil olmuşuz ki başkasını dinlememek için yapmayacağımız şey yok. en yakınlarımıza bile yapıyoruz bunu. tam bu noktada clarissa'nın sözleri akla gelir:

"dağılıyor gibiyim."
biri dağılırken ve parçalarını toparlamaya çalışırken nasıl başka biri için üzülebilir ki? filmde dikkat çeken bir öğe "dağılmak". laura'nın oğluyla geçen birçok sahnede lego benzeri oyuncaklar dikkat çeker. richard'ın neden sürekli bu oyuncaklarla oynadığını düşündüğümüz vakit filmin sonu hakkında hemen bir fikir sahibi olabiliriz. richard en son kendinin de artık dağılma vakti geldiğini düşündüğünde aniden oyuncaklarıyla yaptığı evi yıkarcasına kendini başka birinin gözleri önünde öldürür.

ve woolf'a eşi "neden biri ölmeli? kitabında öyle yazıyordu..." diye sorduğunda woolf " diğerlerinin, hayatlarının değerini anlaması için" der. kardeşinin kızıyla konuşurken ise woolf kitabının karakteri için şunları söyler:

"kahramanımı öldürecektim ama vazgeçtim. onun yerine başka birini öldürebileceğimden korktum." tam bu anda sahne laura'yı otel odasında sular içerisinde gösterir. ama laura hayatı tercih eder ve sular geri çekilir. ailesini terk eder ama hayatı terk edemez. ve bu esnada kendini balkondan aşağı atmadan önce richard'ın clarissa'ya dedikleri akla gelir:

"senin için hayatta kaldım ama artık gitmeme izin vermelisin."

tam bu noktada anlaşılır ki hayatta kalmak aslında bireysel bir tercihdir. ve insanoğlunun pek çok kararında etkili olduğu gibi, "bencillik" bu kararda da etkilidir. richard; clarissa'dan vazgeçtiği için değil, hayattan vazgeçtiği için clarisa'dan vazgeçer. laura; çocukları ve eşi var diye hayatı seçmez, aksine onları terk eder ve kendisine yeni bir hayat kurar. virgina woolf, hayatından vazgeçerken çok sevdiği kocasından da vazgeçer.

tüm bunlara bakıldığında her gün şikayetçi olduğumuz "hayat" söz konusu olduğunda nasıl bencilleştiğimiz göz önüne gelir. eğer bunu sonlandırmıyorsak buna çeşitli bahaneler buluruz. sevdiklerimiz ya da korkularımız gibi... oysa o bir bütündür sevdiklerimizi ve korkularımızı kapsayan. ve biz onu, "o" olduğu için seçeriz.
aynı woolf'un eşine dediği gibi:

"you choose life for what it is."


İTÜ SÖZLÜK
Ve filmde aids hastası richard'ın sözlerinden;

"çünkü ben bir yazar olmak istedim, hepsi bu,
her şey hakkında yazmak istedim.


kısa bir zaman diliminde gerçekleşen her şey hakkında.

kollarında taşıdığın çiçeklerin nasıl gözüktüğü...

bu havlu - nasıl koktuğu ne hissettirdiği...

lifleri,iplikleri.

bütün duygularımız- sizlerin ve benim.

bunun geçmişi.

bizim bir zamanlar kim olduğumuz.

dünyadaki her şey.

her şey birbirine karıştı.

tıpkı şimdi her şeyin birbirine karıştığı gibi.

ve ben başaramadım.

başaramadım.

neyle başlarsan başla her zaman başladığından çok daha azıyla sona eriyor..."

6 Aralık 2009 Pazar

Müzik ve Dans


Insane Belgian Train Station Dance - Watch more Funny Videos
Müzik ve dans ,bütün insanlığın ortak dili gerçekten.Dilini anlamasanız bile içinize dokunan şarkılar olur.Dinlemeye doyamazsınız.Seviniriz müzikle rahatlarız,üzülürüz müzikle hüznü yaşarız.Bizler müziğin hakkını veriyoruz ama dansın yeterince değil sanırım.Dans etmek zor gelir.Müziğin ritmine ayak uydurmaya ,dikkat çekmeye çekiniriz.Ancak belli formlar içinde,bir kutlama veya ortam varsa, çok rahat olmadan gerçekleşir nedense!Pistte çift olarak dans etmeyi sohbet ortamına dönüştürmemiz hep komik gelir.Ya yanımızdakilerle ya karşımızdakiyle konuşmaktan dans edemeyişimiz yani.İnsan bedenini en rahat ve içinden geldiği gibi kullandığı alandır dans.Ruhsal olarak müthiş bir deşarj yöntemidir oysa.Folklör normları içinde ,bölgelerimize ait dans türleri var elbette.Bu bakımdan zengin bir milletiz.Ama benim bahsettiğim o değil aslında.Parmak izi gibi ,herkesin kendine özgü vücut dilini kullandığı dans figürlerinin oluştuğu kaygısız hareket rahatlığından bahsediyorum.Küçüklüğümde çok severdim,müziğin ritmine ayak uydurmaya çalışmayı.Çok güzel oynardım diye bir iddiam olmasa bile,kendimi özgür bir biçimde bunu yaşayabileceğim ortamlarda bulunmak mutluluğun adıydı.Topluluklarda bazen kısıtlardı annem çok oynamamam için.İçim giderdi ,ah bir rahat bıraksa da şöyle rahatça döktürebilsem diye:)Bazen izleyerek,kendimi orada hayal ederek bu hevesimi gidermeye çalışırdım.Coşar evde oynardım çoğu kez.Orada yasak yoktu nasılsa.Yaşınız ilerler oto kontrol daha gelişir.Yaşınıza yakıştırmazlar öyle coşkulu oynamayı.Bir kaç yıl önce,gittiğim bir avrupa gezisinde,kaldığımız otelde ,akşam yemeğinden sonra yapılan aktivitede ,geceye renk katan italyan kadın geldi gözümün önüne.Yaşı oldukça geçgin zar zor yürüyebilen ,kilolu birisiydi.Ama o haliyle öylesine dans etmişti ki hayranlıkla izlemiştim.Üstelik hazırlıklı geldiği,sıradan olmayan ,oldukça gösterişli kıyafetinden belliydi.Etrafında kimse yokmuşçasına ve hissederek oynadığından bu kadar güzeldi bence.İnsan,etraf ne der ,nasıl bulur demeden kendisi için yaşayabiliyorsa bu duyguyu işte o dans başka oluyor.Yaz tatilinde bol bol izlediğim, bu tarifime uygun, her an izlemekten bıkmayacağım biri de arkadaşımın kızı Yasemin benim için.Müzik ile öyle bütünleşiyordu ki,o an çalan melodinin dilini çözüyordu vücuduyla.Kasıntısız,gösterişsiz ,kendisi olmayı başararak coşmak bu işte diyordum her izlediğimde.Otellerin animatörleri tarafından,belli bir müzik eşliğinde,kurgulanmış hareketlerle dans ettirirler bilirsiniz.Başta saçma ve çocukça gelir.Hatta çocuklar katılır daha çok.Ya da çocuklarıyla gelen aileler onlar için çıkar sahneye ya da öyle görünür kendisi için oynar bilemiyorum.Tadına varabilirseniz harika rahatlatıcı bir aktivitedir.Ben bu videoyu izlediğimde bunun benzeri bir şey hayal ettim.Şehrin en büyük meydanında ,belli tarihlerde ,kocaman bir topluluğa bunu yaşatabilecek bir ortam oluşturarak,insanlığın ortak diliyle hareket özgürlüğü oluşturmak.Psikologlar ne düşünür bilemem ama bence ruhun çözülmesi adına müthiş bir eylem olduğunu düşünüyorum .

23 Kasım 2009 Pazartesi

Mutlu Yıllar Tuna'm


Bugün canım Tuna'mın doğum günüydü.Doğduğunda içimde filizlenen sevgi yaş aldıkça daha da büyümeye devam ediyor.Onun büyümesini izlemek çok keyifli.Kardeşime olan sevgimin, katlanarak büyüyen coşkusunu her yaş dönümünde daha da hissediyorum.

22 Kasım 2009 Pazar

Sadece ben...


• Paldır küldür yaşıyoruz.Zamanın yetmediğinden şikayet ediyoruz ,hızlı yürüyor,acele konuşuyor,birbirimize derdimizi bir an önce anlatmak için cümleleri kısaltıyor, anlamların hakkını vermiyoruz.Sanal alemin,yazma üşengeçliğini slm,nbr vs.. gibi sesli harfleri yutarak ifade etmemizi, yaşadığımız aleme taşıyor,yarım yamalak söylenmiş kelimelerle anlaşılmayı bekliyoruz.Birbirimizin gözünün içine bakarak,duyguları katıştırarak yapacağımız sohbetleri; Elimizde,belimizde taşıdığımız telefonlarla bölüyor,kaybedilmiş hislerin ,toparlanamayacağı zaman dilimleriyle yaşanmış varsayıldığı, diyaloglar kuruyoruz.Bir işi yaparken, diğerlerini düşündüğümüzden anı ıskalıyor,etrafımızda yanıp sönen ,bizi parlatacak yıldızları bir bir karanlığa gömüyoruz.Karanlıkta kaldığımızı fark ettiğimizde ise ,bizi bu kör kuyuya atan davranışlarımızı yargılamak yerine ;Başkalarını suçluyor,beklentilerimizi karşılama konusunda cimrilik yaptığını düşünerek, her güne yeni günah keçileri ilave ediyoruz.Duygu yoksunluğumuzu , yeni sahip olacağımız maddi kanallara bağlıyor,bize mutluluk vermesi için satın aldıklarımızdan medet umuyoruz.Vermiyor,doyurmuyor.Bir sonraki gün diğerini ,diğer bir gün daha başkasını elde etmek için çaba harcayarak, elimizden kayıp giden hayatın arkasından bakakalıyoruz.Alışveriş merkezlerinin bu kadar yoğun olduğu günümüzde,bir müzik dinletisinin,bir resim sergisinin,kültürel bir etkinliğin sükunet esintilerinden kendimizi mahrum bırakıp ,kalabalığın keşmekeşinde kaybettiğimizin sadece zaman değil ruh dinginliği de olduğunu biliyor muyuz?Bir gününüzü gözlem altına alın ve dışarı çıktığınızda sizinle iletişim kuran insanların,size odaklı ,gözlerinizin içine bakarak ve gerçekten sizinle ilgilenerek kaç dakika geçirebildiğini izleyin.Eminim bana hak vererek evinize döneceksiniz.
Böyle bir başlangıç yapmamın nedeni ;Dün yeni başladığım yazı kursunda,ben hayatın içinde, tam ortasında olduğumu düşündüğüm zamanların keyfini yaşadım.Zamanın akışının yavaşladığını hissettirecek kadar dingin, bir o kadar da akışkan ve düşünce filizlerinin yeşerdiği ruhuma can suyu katıştırarak doydum ,beslendim.Paldır küldür yaşamak diyerek söze başladım .Bu söz tekrar tekrar beynimde çanlar çalarak beni ikaz ederken buldum kendimi.Sükun anlatım diliyle sohbet eden; Mario Levi ‘yi tanıdıktan sonra fark ettirdi kendisini .Sanki o bir şekilde, ömrünün yelkovanını ve akrebini kendi yarattığı saatine bağlamış tik tak sesleri olmadan ,sessizce her anı damıtarak ilerleyen akışkanlığının içine sizi de alarak karşısındakine dış dünyayla ilintisiz aynı zamanda kesintisiz bir süreç yaşatıyor .Sözlerine başlarken ,çoğu zaman öylesine sarfettiğimiz ‘’Merhaba’’yı geçiştirmeden,anlamının’’Benden zarar gelmez'' demek olduğunu söyleyerek , tanışmaya vesile olan bir kelimenin bile ağır ağır sindirilmesini sağlayarak, içi dolu merhabalaşmanın tanıklığını da yaşatıyor.Edebiyat yeniliyor,edebiyat vuruyor,edebiyat örseliyor,edebiyat değiştiriyor insanı ehil ellerde.Edebiyatın içinde hayat var çünkü.Yaşıyor,yaşatıyorsunuz.Sorguluyor,sorgulanıyorsunuz alabildiğince.Kendinize aynada bakıyor,bir başka ben buluyor ,onunla tanışıyor:Merhaba’’Benden zarar gelmez’’ diyorsunuz kendinize.Korkularınızla yüzleşiyor,acılarınızla büyüyebilmeyi öğreniyorsunuz.Edebiyatın içinde olmayı isteyen insanlarla birlikte,sadece ben olabilmenin ne kadar zor olduğunu anlıyor ama sadece ben olma anını yakalayabilince ise asıl olmak istediğiniz kimliğinize bürünüyorsunuz.İşte bir cumartesi gününü ben, gerçekten ben olabilmenin hazzıyla geçirdim.Ne dışarıda akan trafik,ne paldır küldür yaşamaya çalışan insanlar ne de gürültülü düşüncelerimin rahatsızlığı vardı.Sadece ve sadece ‘’Ben’’….
Sevil

19 Kasım 2009 Perşembe

Bilmiyorum diyebilmek


Geçenlerde Ankara'da bir sokakta gençten bir adama yakınlardaki bir yerin adresini sordum.Dakikalarca düşündü,kem küm etti,bir o tarafı gösterdi bir bu tarafı.Sonunda sorduğum adresle ilgisi olmayan bir yönü gelişigüzel işaret ediverdi.Kafadan attığı o kadar barizdi ki ,dayanamadım soruverdim.
''Tarif ediyorsun ama aslında sorduğum yerin neresi olduğunu bilmiyorsun değil mi?''Önce boş boş baktı.Sonra yarı mahçup gülümsedi.Çocukça bir tebessümle durumu kabul etti.''Doğrudur abla.'' dedi.''Peki öyleyse niye öyle garip garip tarifler uydurmak yerine açıkça'Bilmiyorum' demiyorsun?'' diye sordum.Bu şeçenek hiç aklına gelmemiş gibi şaşkın baktı yüzüme.Söyleyecek laf kalmadı.Sustuk karşılıklı.
Sahi niye bir türlü bilmiyorum diyemiyoruz şu hayatta hemen hemen hiç bir konuda? En bilmediğimiz zamanlarda bile bilirmiş gibi yapmalarımız neden? Basit bir adres te sorsalar ,kapsamlı siyasi ya da felsefi analizler yapmamızı da isteseler verdiğimiz tepki aynı:Bilirmiş gibi yapmak.Gözümüzü yumup başlıyoruz konuşmaya.Kelimeler köşeli bir uçurtma gibi çıkıyor boğazımızdan.Kuyruğu uzun bir uçurtma ,git git bitmiyor.Her konuda habire bir şeyler söylüyor,tanımadığımız şahislar hakkında gayet iyi tanırmışız gibi ileri geri konuşuyoruz..Bazen konuşmakla kalmayıp yazıyoruz da.Bileden ama bildiğimizi zannederek.Bildiğimiz izlenimini vererek.
Bilgi çağında yaşıyoruz.Yarım yamalak bilgiler çağında.Kitap okumak veya derinlemesine sabırla araştırmak yerine ,internetten üstün körü bir şeyler öğreniveriyoruz.Yetiyor.Televizyon kanallarında her akşam habire tartışma üstüne tartışma izliyoruz.Sanki her konuda zıt fikirlerde olmak ve çatır çatır tartışmak durumundayız.Bu ''Mevzilenme'' arayışı beraberinde'Düşünsel sabitlenmeyi' getiriyor.Kendimizi hep bir öteki üzerinden tanımladığımız için,adeta çivi çakıyoruz bulunduğumuz yere.İşte o zaman 'Sabit fikir sahibi'olmaya doğru yol alıyoruz,pupa yelken.Şu basit hakikatı bile söyleyemiyoruz kendimize:''Bugün şu anda filanca konuda böyle düşünüyorum.Ama yarın fikirlerim değişebilri.Ben değişebilirim.Başka bir açıdan bakabilirim.Bir ihtimaldir.İhtimal güzel şeydir,Belki değişirim.''
Cahilin cehaleti kötüdür.Hamdır,Koftur.İçi boştur.Ama daha kötüsü 'bilen'in gafletidir aslında.Bilgiyle gelen cesaret ve cehalet karışımıdır.Bazen bilgi sadece bir perdedir.İner gözümüzün üstüne ,kapatır gönlümüzü.Çok bilenin çok daha iyi anladığını sanmak hata olur.
''Bildiklerini unut,'' diyor Dost.''Gel al eline bir silgi ,şu yeni başlayan güne bilgilerini silmekle başla.Zihnimin tahtasında kargacık burgacık harfler,ne çok kelimeler var.Alıyorum kumaş silgiyi .Tahtayı siliyorum boydan boya.Bir temizlik ,bir hafiflik,bir ferahlık hali ki değmeyin gitsin.
''Zanlarını,yargılarını,ön yargılarını ve dahi tüm genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et.Gıybet etme sakın.Bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker.Kimsenin aleyhine konuşma,uzaktan atıp tutma ,insanları kem dille yargılama,bil ki yanılırsın.Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan ,onun durumuna düşme ihtimalin o kadar artar.Kainatın matematiğidir.Bir koyar bir alır insan .Bilmeden kendi hesabını dürer.
Dinliyorum sessizce.''Hiçbir konuda yüzde yüz emin olma,''diyor Dost.''Kendini ayrıcalıklı sayma.Konumuna ya da mevkine,ismine veya şöhretine güvenme.Şu hayatta tüm zahiri kisveler sabun köpüğünden ibarettir.Nazlı nazlı yükselir köpük,derken pat diye sönüverir.Her zaman başkalarından öğrenmeye açık ol.En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme,büyük konuşma.
Cümlelerinin sonuna nokta değil,ünlem değil,virgül yahut üç nokta koy.Açık bir kapı bırak daima.Ne kadar bilsen de hiç bir zaman yeterince bilemeyeceğini unutma.Tevazudan şaşma.Ancak o zaman kurtulabilirsin bilginin cehaletinden.''Bu yüzden Tebrizli Şems nam bir güzel insanın tutup da Hz Mevlana nın tüm kitaplarını tek tek suya atması .Bu yüzden kendinden ''Ümmi '' diye bahsetmesi Yunus Emre nin.Bu yüzden tasavvuf tarihi boyunca pek çok hakikat ehlinin ''Cahilim,bilgisizim,ben bilemem ''demesi.Yoksa hakikaten okur yazar olmadıklarından değil.Dünde zordu ama içinde yaşadığımız 'enformasyon çağı'nda artık daha da zor ''Bilmiyorum''kelimesini telaffuz edebilmek.Halbuki bir söyleyebilsek şunu hafifleyeceğiz.Berraklaşacağız.Duru ve yalın.Bir kelimenin idrakı değiştirecek bakışımızı duruşumuzu .Güzel şey ''Bilmiyorum,bilmiyorum,bilmiyorum....''diyebilmek.
Elif Şafak
(8 kasım 2009 Pazar Haber türk gazetesi)

15 Kasım 2009 Pazar

Pazar Keyfi





Bugün hava soğuk olmasına rağmen biz kendimizi dışarıya attık.Serin bile olsa açık havada mangal keyfi bir başka oluyor.Soframızın yanında bize eşlik eden bir konuğumuz vardı onun resminide çekmeyi ihmal etmedim tabii.:)Gittiğimiz yerde beni çok güzel bir sürpriz karşıladı.Ağaçların üzerine yılbaşı süsü gibi dolmuş ,kırmızı kırmızı kocayemiş(Arbutus Unedo) meyveleri inanılmaz görüntü oluşturmuşlardı.Zaman zaman internette rastladığım bu şifalı meyveleri toplamak nasıl hoşuma gitti anlatamam.Faydaları da çok olan bu çilek benzeri güzelliklere öyle kaptırmışız ki kendimizi bu çektiğim resimden fazlasını topladık.Çok fazla yendiğinde sarhoşluk etkisi yarattığını bildiğimden midir yoksa açık havanın çarpmasından mıdır eve döndüğümüzde dinlenme ihtiyacı duydum.Şu aralar tam mevsimi olan bu harika güzelliği ellerinizle dokunup tatmak istiyorsanız Polonezköy e bir uğrayın derim.Haa unutmadan İnegöl tarafında bu meyveye ''Mamikile'' diyorlarmış:)

Bir annenin oğluna mektubu



Sana bir özür borcum var.Yaptıklarım için teşekkür etmeni beklemeyeceğim .Çünkü sen yaptıkların ve yapacaklarınla bana teşekkürünü fazlasıyla vereceksin. Ama senden yapamadıklarım için özür dileyeceğim.Yaptığımı zannedip ,ruhuna yapıştırdığım hatalarım içinde anlayış bekleyeceğim.Mükemmel anne olmayı çabalamanın ne kadar boş bir balon olduğunu,şu an gurur duyduğum ,yetişkin bir delikanlı annesi olarak anlıyorum.Her mükemmel anlayışıma doğru yolculuğa çıktığımda,sevgiyle kucağımda koruyorum ,kolluyorum zannederken:Dikenlerin,çalıların arasında kaldığını, canının acımasına engel olamadığımı anlamak yıllarımı aldı.Şimdi dertleşebildiğim,aklı başında bir genç olarak hayranlıkla yaşamın kollarına bıraktığım sen biliyorum ki; Bana olan eşsiz sevginle , benim çabamı haklı çıkaracak nedenlerle karşıma geleceksin.Bunu bir akşam seninle sohbet ederken ,önümüzde duran sehpayı göstererek , sana olan emeğim için ,sarfettiğin:Şu tahtaya o uğraşı versen pinokyo olurdu ! deyivermenle anladım.Anladım ve o kadar duygulandım ki ,yıllar yılı yaptığım hatalara rağmen iyi niyetle doğru anne olabilme çabamı sonuna kadar hazmedebilmiş bir delikanlı yetiştirmenin hazzını da yaşadım.Tüm yanlışlarımın arasına ilmek ilmek dokuduğum sevgiyi ayrıştırarak bana fazlasıyla geri veriyor olduğun için sana teşekkür ediyorum. İşte bu yüzden de senden özür dilemek bana zor gelmiyor. Biliyorum ki sen benim özür dilediğim ve fark ettiğim yanlışlarımı yok sayma balonlarının içinde gökyüzüne bırakıyor ,sevgi yağmurları olarak üzerime yağdırıyorsun.Islandıkça öyle keyif alıyorum ki sen büyürken ,her bir yaşın ,her bir anın hatası için özür dilemek istiyorum.Af diliyorum diye üzülme ! Kendinle gurur duy.Bir anneyi bebeklikten yetişkinliğe doğru giden yolculuğunda ,anne olmanın hazzını yaşattığın için .Geleceğine ,doğru ve aklı başında bir yön çizdiğini ispatladığın için .Ve beni geçerken ,ardında; Sevginden ,saygından mahrum etmeden şimdi sen kucağında taşıdığın için kendinle gurur duy güzel oğlum .Seni seviyorum .

Özgür düşünce



Düşünce özgürlüğü öyle çok kullanılır oldu ki içeriği ve özü anlamını yitirecek kadar kanıksandı , içi boşaldı sanki.Böylelikle hayal kurma zenginliği de elinden alınan bir toplum olarak her birimiz birbirimizin aynı hareket eden ve düşünen insanlar haline dönüşmeye başladık.Hatta hatta çoğu zaman ,bir çok yerde okuduğumuz aynı tarz giyinen ,aynı çantayı kullanan,aynı model ayakkabıyı giyen,aynı şekilde saçlarını tarayan kişilerin oluşturduğu moda anlayışımız bile oluştu.Hayallerimiz ;Bizim yeni oluşumlarımız değil ,başkalarına benzeyebilmek adına elde edebileceğimiz nesnelere nasıl kavuşabileceğimizi düşündüğümüz maddi kaynaklar bulma çabası oldu .Bazen Anadolu yakasının varlıklı kesiminin yaşadığı Bağdat caddesine çıktığımda her bakımlı kadının koluna iliştirdiği marka çantanın sanki çok cüzi bir fiata elde edilmiş veya bir hayır kurumundan dağıtılmışçasına göze çarpması birbirine benzeme yolunda ne kadar yol kat ettiğimizin göstergesi gibi.Bunu bir çantayla sınırlamak imkansız .Yaşlı genç yine her hatunun ayağında görmemeniz imkansız ugg denilen o biçimsiz çizmelerin çokluğu da buna bir örnek olabilir.Fiyatları ne kadar yüksek olursa olsun eğer bir akım varsa o fiyatın ulaşılabilirliğinin hiçbir önemi kalmıyor.Dar kesimli ailelerin çocukları bile anne babalara neden ugg çizmelerinden almadığı konusunda hesap sorar hale geliyor.Özgün kaç kişi görebiliyoruz ? Hiç unutmam lise yıllarımda Fatinur adlı kız arkadaşım ( Kim bilir nerelerdeyse? Bu yazıma rastlama ihtimali olabilir mi bilmem) kendince oluşturduğu değişik giyim tarzıyla dikkatimi çeken ve hafızamda kalan biriydi.İtiraf ediyorum o zamanlar ki sıradanlık ve kuralcı düşünce anlayışımla oldukça rüküş bulurdum.Haksızlık ediyor muşum! Siyah okul jilesinin altına çok renkli alaca bulaca uzun çorapları görüp eleştiride bulunanlara ,kendisinin beğendiğini ve farklı olmayı sevdiğini izah etmeye çalışırdı.Hiç olmazsa şu günkü duruma göre oldukça cesur ve gerçekten kendine özgü düşünce yapısıyla ,farklı olmanın rahatsızlığını göze alacak kadar cesurdu.Giydiklerimizle bitse iyi bu sürü psikolojisi.Yediklerimizde olmuyor mu! Bir ara neden çokça suşi mevzusu olduğunu sanıyorsunuz.Eğer bizim hayranlık duyduğumuz birileri suşi güzel ve entelektüel bir anlayışın beğenisini kazanan beslenme şekli diyorsa, mideniz elvermese de nezih bir mekanda suşi yemeyi marifet sayarsınız.Ballandıra ballandıra da anlatır, tatmayana büyük bir kayıp duygusu verirsiniz.Hadi yemek ve giyim konusunda anladık ama bu kadar da olmaz dedirtecek kadar cerrahi müdahale ile birbirine benzeme çabasına ne demeli?Yüzleri aynı tornadan çıkmış saçları aynı renge boyanmış kadınları kim böyle güzel göründüğüne inandırabilir ki? Düşüncelerimiz aynı tornadan çıkmışçasına aynılaşırsa görüntümüzün farklı kalması imkansız.Çocuklarımızı yetiştirirken o aynısallığın içine taşımaya çalışarak yaptığımız eleştirilerin her biri ,hayal gücünün sınırlarını budayan bir keski gibi.Bu videoyu izlediğimde , Atatürk’ün :Fikri hür vicdanı hür ve irfanı hür nesiller yetiştirmemizi önermede ki haklılığını bir kez daha anlıyorum.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Sınav sorusu

Sevdiğim bir arkadaşımın paylaştığı bu videoyu çok beğendim ve eklemek istedim.Önce bu kurumdan haberdar olmamı sağladığı için sevgili Reyhan' a teşekkür ediyorum.Ankara da çalışmalarını sürdüren bir kuruluşun yayınladığı videolardan biri olan bu kaydı izlediğimde ,ezbere bilgiden daha önemli olanın hayatı algılamadaki yeteneklerimizin geliştirilmesi olması gerektiğini tüm eğitimcilerin ilke edinmesi gerekli.

8 Kasım 2009 Pazar

Kırmızı tutkum



Bugün öylesine uğradığım bir mağazadan , yine kırmızı tutkuma bedel ödeyerek ayrıldım.Nereden geldiği bilinmez bir sevdam var kırmızıya karşı.Hatta sırf kırmızı bir gece elbisesi giyebileyim ve içinde salınayım diye ,ablam bir an önce evlensin bana fırsat doğsun isterdim ,Ne sinirlenirdi bana ama ! Haksız da değildi hani.En sonunda emelime ulaşmıştım o başka.Evlendiğinde annemin dikmiş olduğu ,kırmızı uzun ve rüküş elbisemin içinde kendimi prensesler gibi hissedecek kadar keyifliydim.En önemlisi rengi kırmızıydı işte.Lise çağlarımda okula giderken ablamın kırmızı ceketini kaçak giyip gitmelerim ayrı bir macera.Bu kadar meraklısına verilecek en büyük ceza olduğunu düşünemeseler gerek ki,eve döndüğümde bir ton laf yerdim ,giydiğim için.Olsun değerdi.Gün boyunca ,siyah okul jilesinin üstüne giydiğim o kırmızı ceket üzerimdeyken yine özel birine dönüşmüşlük duygusuyla günü bitiriyordum ya! Anlayacağınız geçmişimden süregelen bu tutkum sürüyor tam gaz.Yaşı başı alsak bile değişmeyecek anlaşılan .Hem kızarım ben yaşa bağlı renk seçimlerine.Ne yani canım ;Pembe ergenlik rengiyim, mavi gençliğe adım attım,siyah ben oturaklı yaşların üzerinde iyi dururum diyerek iletişim mi kuruyor bizimle.Kim dile getirdiyse bu renklerin anlamlarını itiraz ediyorum ve inadına renklerle barışık yaşıyorum.Morunu ,kırmızısını,yeşilini ,turuncusunu seviyorum .Sanki ruhumu canlandırıyorlar .Özellikle kış geldiğinde üzerimde rengarenk kabanlar görmek istiyorum ,kapkara olmaya özendiren vitrinlere inat hem de! Yanlış anlaşılmasın siyahın asaletine diyecek sözüm yok ,giyerim siyahı ama diğer renklerin haklarını yememeye özen göstererek.Neyse konuyu dağıtmayayım dönelim yine bugüne kadar taşıdığım kırmızı zevkimin son macerasına.Bu bahsettiğim ceketi alırken ,benimle ilgilenen , çıtı pıtı ve yemyeşil güzel gözleriyle buğulu buğulu bakan genç bir kızdı.Yanımda arkadaşımda dahil kırmızıyı giyemedikleriyle ilgili bir sohbetin içine dalmış üzereydik ki ,benden daha da çok yakışacağına yüzde yüz emin olmanın güveniyle üzerine bir de onun giymesini rica ettim.E yanılmadığım aşikardı ki güzel kız aynada kendisini görünce haklılık payemi vererek ,bir tanede kendisine satın aldığını söylediğinde ,müşterinin satıcıya satışını gerçekleştirmiş biri olarak ,beklide nadir görülesi bir olaya imza atmış ve yeni bir kırmızı kıyafete kavuşmuş olmanın keyfiyle çıkmadan ,bu kırmızı ceketi özellikle yeni yıla girerken giymesini önerdim.Ayrıca, beni hatırlamasının sözünü de aldım.:) Hiç kırmızı giyemediğini söyleyen birisine kırmızı bir başlangıç hediye ettim daha ne olsun.Yaşasın kırmızı !

72.Koğuş ve Orhan Kemal


Bu akşam seyircisiyle buluşmasının ilk gününde ,Orhan Kemal in aynı adlı eserinden uyarlanmış 72.Koğuş oyununu izlemek için Atacan Sanat Merkezi'ndeydim.Daha önce başka sanatçılar tarafından sahnelenmiş olduğunu bilsem bile ilk kez izlediğim için kıyaslama yapamayacağım ama çok başarılı ve etkileyici buldum.Kemal Başar'ın yönettiği oyunun kadrosunda Yavuz Bingöl,Azra Akın,Nihat Nikerel,Can Kahraman,Serhat Özcan,Yusuf Atala,Fuat Onan,Tuncer Yenice,Ömer Duran,Yıldırım Gücük,Ayhan Anıl,İlknur Soydaş ve Kerem Alışık vardı.20 kişilik kadrosuyla 7 kasımdan ,20 Aralığa kadar farklı salonlarda sergilenecek oyunu İstanbul' da yaşayan tiyatroseverler kaçırmamalı.Gerçekten bir emek ve çalışmanın ürünü olduğu belli oyun içinde,zaman zaman Yavuz Bingöl ün yumuşak ve etkileyici sesiyle yorumladığı şarkıları da çok çok güzeldi.Bu oyunla Kerem Alışık hakkında edindiğim önyargımı da değiştirdim ve çok başarılı buldum.Demek ki sahnede izlemeden ,özel hayatıyla ilgili haberlere bakarak, ne yaptığını görmeden bir sanatcı hakkında hüküm vermemek lazımmış.Oyunun ağırlığını taşıyanlardan biri olan Kerem Alışık,cezaevinin kumar düşkünü düzenbazı rolünü iyi giyinmiş.İzlerken gerçek kişiliğiyle sahnede olduğu kanısını çok güçlü hissettirdiğine göre iyi bir oyuncu bence.Oyun süresince,saf ve temiz sevgiden tutun da ,hilekarlık,çıkarcılık,mertlik,yoksunluk vs.. gibi hayatın içinden bir çok duyguyu ifade eden sıfatları yakıştırabileceğimiz insan türlerini bu kadar başarılı şekilde bir araya toplayan Orhan Kemal in yazarlığının ustalığına şapka çıkarmamak mümkün değil.Bir eseri tiyatroda aynı keyifle olabilecek kadar sahneye koyan oyunculara da tabii ki!Sanat,özellikle tiyatro yaşantımıza ve toplumumuza ayna tutan ruhsal bir besin kaynağı.Ne yazık ki biz bu besin kaynağımıza yeterince sahip çıkmıyor kolllamıyoruz.Ona rağmen, buna gönül veren bu işe adanmış sanatçılarımız var olduklarını kanıtlama mücadelesinden vazgeçmeden imkanları zorlayarak da olsa sürdürüyorlar bu işi bu yönüyle düşününce hakikaten zor bir işi başarıyorlar.Oyun çıkışında,bu oyunun,Anadolu yakasının gözbebeği salonlarından,Maltepe Yayla Sanat Merkezi nin kapalı olmasından dolayı,burada oynandığını duyduğumda üzüldüm.Umarım geçici süreliğine bir kapanıştır. Oyunun kısaca öyküsünü Erdoğan Tokatlı uyarlamasının tanıtımında geçen bir internet sayfasından alıntılıyorum. ''72. Koğuş' un mahkumlarından Ahmet Kaptan, bileğine güçlü, mert bir adamdır. Mertliğinin yanı sıra saf bir dünyası olan Rizeli genç, bir gün hapishane müdürünün odasına çağrılır. Çok sevdiği anası, Ahmet Kaptan' a 150 Lira göndermiştir. O dönemin koşulları içinde, yani 1940' lı yıllarda bu, hatırı sayılır bir paradır. Ahmet Kaptan, paranın bir kısmıyla koğuşta kendine ranza ve döşek alır. Gariban mahkum arkadaşlarına da yardım eder. Koğuşa soba kurdurur, karınlarını doyurur. Ancak, mahkumlardan cezaevinin uyanık meydancısı Bobi, Ahmet Kaptan' ın paralarına gözünü dikmiştir. Kumar oynamasına ikna eder. Bu arada da Ahmet Kaptan' ın kadınlar koğuşundaki Fatma' ya tutkunluğunu bildiğinden yeni bir oyun kurar. Rizeli' nin çamaşırlarını Fatma' ya yıkatır. Kızın ona sevgisinden söz eder durur. Fatma' nın ağzından yazdığı uyduruk ve sahte mektuplarla yüreğindeki sevdayı iyice tutuşturur. Böylece de saf Rizeli' nin paralarını yavaş yavaş çekmeye başlar. Bir yandan 2. Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürüp giderken öte yandan ortalığı korkunç bir kış bastırır. Kaptanın kumarda şansı döner, tüm elindeki avucundakileri yitirir. Yatağını, ranzasını, giysilerini, herşeyini kumarda Bobi' ye kaptırmıştır. Genç adam bu aptalca şanssızlığı yüzünden garibanların acıma dolu bakışları altında ezilmektedir. Hele tutkunu olduğu Fatma' nın bir başka cezaevine nakledildiğini öğrenince tam çılgına döner. Ahmet Kaptan, bir kavga sırasında camları kırılan o pencerenin önünden bir türlü ayrılamaz olur. Odun alacak parası da kalmamıştır ve kırık camlı o pencerenin önünde, Fatma' yı düşlerken bir sabaha karşı donarak ölür.'' Alıntı

31 Ekim 2009 Cumartesi

24 Ekim 2009 Cumartesi

Ruhunuzun derinliklerine yolculuk



Başka bir kitap okurken, akşam üstü alışverişe çıktığımda bir kitap beni kendisine çekti ve satın aldım.Zaman zaman bir kitabı bitirmeden bu merakla yeni aldığım kitaba öncelik veriyor,okuyor ve yarım kalan kitabıma dönüyorum.Bu da öyle oldu.Richard Bach ile tanışıklığım yıllar öncesi yine bir tesadüfle olmuştu.Ne kimseden övgü ne kulak aşinalığı olmadan ,nedendir bilmeden sahip olduğum MARTI adlı kitabın yıllar sonra çok konuşulan ve bir çok kimsede çok iz bırakan bir eser olduğuna tanıklık etmem şaşırtıcıydı.Bilinçli olmadan böyle güzel seçimler yapmamı doğru içgüdülerime mi bağlamalıyım bilmiyorum.Çok yaşadığım durumdur kitaplar konusunda çünkü.Neyse Martı dan yıllar sonra Richard Bach ile terennüm etmemiz

( yadırganmasın Terennüm kelimesinin sözlük anlamını biliyorum.Müzik ile ilgili bir tanımlama olduğunu da! Bunu özellikle kullandım çünkü böylesi kitaplarla geçirdiğim zamanı ben sevdiğim bir müziğin tınısını mırıldanmaya benzetiyorum. )

Hipnozcu yla oldu. Bu akşam aldığım kitabı bir solukta okumama sebep olan romanın ilginç bakış açısı.Okuduktan sonra internette okuduğum yorumların bazılarında her ne kadar çok acımasız eleştirilere denk gelsem bile benim görüşüm insanı düşünmeye sevkeden bir kitap olarak bile önem taşıması.Richard Bach yazarlığa başlamadan önce pilotluk yaptığı için neredeyse bütün kitap kurguları uçma üzerine kurulu.Bu romanın kahramanı da hayatını uçuş dersleri vererek kazanan bir pilot olan Jamie Forbes .Her şey havada pilotu ölmüş bir uçağı uçaktaki yolcu kadına indirmesine yardımcı olmakla başlıyor.Sonra yardım dediği şeyin hipnoz yani önerme olduğunu ,hayatımızı bu önermelerin yönettiği kanısına varıyor.

Kitaptan alıntı:
Kendi kendimi hipnotize ediyor olsaydım' diye düşündü.Etrafında hengi önermelerin,gerçekleştiğini görmek isterdim?
Haritaya düzgün harflerle yazmaya koyuldu:
Etrafımda olan her şey iyinin her türüne doğru gelişme gösterecek.
İnsanlar bana ,benim onlara olduğum kadar,nazik olacaklar .
Rastlantılar beni,öğreneceğim dersleri olan ve benden öğrenecekleri dersler olan insanlara yönlendirecek.
Karar vererek seçtiğim insan olabilmek için gereksindiğim hiç bir şeyden mahrum kalmayacağım.
Bu dünyayı kendimin yarattığını ,ne zaman istersem kendi kararlarımla değiştirebileceğimi,iyileştirebileceğimi unutmayacağım.
Zaman içinde dünyamın tıpkı planladığım şekilde değişmekte olduğunun onaylamalarını göreceğim ve düşlediğimden daha iyi değişimler bulacağım.
Her sorunun yanıtı gayet net ,hızlı ve beklenmedik yolla gelecek.
Kalemi haritadan çekip yazdıklarını okudu.Hiç de kötü bir başlangıç değildi.Kendi hipnozcusu olsa ,kendisinin o önermeleri yapmasını isterdi.(s.129)

22 Ekim 2009 Perşembe

Terkediş..



''Hadi baba,geç kalıyoruz !''dedi boş salonda yankılanan güçlü ses.Orta yerde bantlanmış kolilerin arasında ,güçlükle duran ayaklarına direnerek ;''Siz inin aşagıya ben geliyorum!''diyebildi.Gürültüyle kapanan kapı sesinin ardından yavaşça yola bakan pencereye doğru yürüdü.Yer yer boyası çıkmış,beyaz yağlıboya pencerenin ardında görünen sokağa baktı.
Mehmet usta ,dükkanı açmış çaycıya bağırıyordu yine.Yanındaki fırından gelen hamur kokusunu içine çekti.Okula giden çocuklar ,peynirli poğaça için fırının önünde bekleşiyorlardı.Beklemekte haklılar diye düşündü.Bu fırının poğaçasına benzemezdi diğerleri.Geçen arabalar,dar sokakta ilerlemek için yavaşlar ,acelesi olanlar basardı klaksona sinirle.Hep kızardı bir zamanlar ,bu sokakta oturanlara saygıları yok bunların diye.Ama bu sefer kötü gelmedi klakson sesleri de.
Sendeledi bir an.Pencerenin pervazına dayadı ellerini.Bir kaç sene öncesine kadar, sabah ezanının ardından ,ağır aksak da olsa çıkıyordu dışarı.Tanıdık,dost yüzlere rast gelir, sohbet eder ,dönerdi eve.Ama artık ne ışığını azaltmış gözleri ,ne de yorgun bacakları izin veriyordu buna.Hayata açılan penceresiyle avunurdu.O pencerenin ardında zamanın telaşına tanık olur ,uzun gelen gündüz ve gecelerine hislenirdi..Hanımı söylenirdi durmadan.
''Ne bulur bakarsın bu pencereden saatlerce?,Anlamıyorum!'' diye.Ses vermezdi.Yorgun olan;Sadece kendisini taşımayan bedeni değil, ruhuydu aynı zamanda.Anlatmak istese de, anlatamazdı bu pencerenin ona arkadaşlığını.Azar azar alabildiği ,veresiye uykularının üzerine kokusu sinmiş tanığıydı çekyatı bile.Kendisine hiç sormadan eskiciye vermişleri onu da!.Hiç uyuyamazdı artık ,hiç alışamazdı yenisine biliyordu.Bedenini doğrultmaya çalıştı yavaşça.Bu kez pencereye sırtı dönük, toplanmış eşyalara baktı.Her biri; Paketlediği hüzünleri ,kahkahaları ,bir ömrü tükettiği anıları saklamıştı sanki.Bir an önce bu içini acıtan manzaradan kurtulmak için, dış kapıya doğru yürüdü.Tam kapı kolunu tutmuştu ki! Sol tarafta duvara yapıştırılmış eski aynada gördü yüzünü.Kır saçlarına ,solgun yüzüne ,kırışıklıklar içinde kaybolmuş yeşil gözlerine baktı.Bu yüzü kim görse ,acı ve mutsuzluğun resmine tanık olurdu.Parlaklığı bozulmuş ,sırları dökülmüş aynaya uygun bir resimdi yüzü.Ne işe yararsın diyen bir iç çekişle omuzlarını silkti.Dışarı çıktı.Son kez sokağına baktı.Kasabına ,manavına ,bakkalına.
Hanımdan gizli ,kaçamak yaptığı dost kahvesine .Yeni bir yere alışamayacak kadar eskiydi.Çok uzaktan gelen denizin serinliğini yüzünde hissetti,kokusunu içinde.Yolun kenarında boy vermiş ,çınar ağacının gölgesine sokuldu.Can bulmak için ,titreyen sol elini, kendisi gibi yaşlı ağacın gövdesine yasladı.Rahmetli babasının,yıllar önce hafızasına miras bıraktığı ama hiç bu kadar anlamlı duyumsamadığı,cümleler geldi aklına.
Gitmeler zordur alışılandan
Bağlanırsın istemesen bile ;
Kenarından,kıyısından.
Sancılı olur bırakmak ,geçmişini ,yokluğa akıtmak.
Gitmeler yoldur;Yıkılandan,savrulandan.
Mesafesi nefes keser ,bitmek bilmez .
Ancak anlarsın;Acının son bulduğu anı,
Ömrü tamamlanandan.

SEVİL

20 Ekim 2009 Salı

Çiçeklerim



Papatyaları severim.Ne zaman dışarıya çıksam ,köşe başında duran çiçekçiyle hem sohbet eder hem çiçeklerimi alır dönerim evime.''Siftah etmedim bugün abla '' dedi bugün yine.Akşama kadar çiçek satabilmek ve evini geçindirmek için bekliyor biliyorum.Kimse evine çiçek almıyor artık pek.Özel bir günü kotarmak adına satın alınıyor çiçekler.Ne kadar ruh taşıyor bu anlamda bilmiyorum.Birilerinden gelen sevgi dolu sözlerle verilmiş çiçeğin değerini yadsımıyorum ama kendime hediye aldığım çiçeklerden de ben bir o kadar keyif alıyorum.Sevgiyle bakıyorum kahvemi yudumlarken ve bir arkadaş sohbetinde göz ucuyla bakarken çiçeklerime.Ruhu şenlendirmeye bir vesile diyorum ben evde ıslanan ,kokusunu salan çiçeklere.Papatyaların bile ayrı bir dağ esintiyle gelen bahar kokusu oluyor kendine özgü.Çiçekleri bu kadar sevdiğimden o çiçekleri kucaklayacak vazolarda ilgimi çekiyor tabii ki ! Bu epeyce önce Mudo mağazalarında gördüğümde düşünmeden satın aldığım bir vazoydu.Değişik tarzıyla evimi süslemeyi çok sevdiğim bu cam vazoya en uygun papatyalar ve karanfiller oluyor sanki.Sapları kısa ,çiçekleri suya yakın olduğu içinse daha uzun süre dayanıyorlar.

25 SÖZ