4 Mart 2010 Perşembe

Holografik bir hayalde yaşayan sonsuz bilinciz

Yetenekte sınır yok


İnsanın isteyip yapamayacağı şey yok dedirten ve hayallerimizi gerçekleştirmede cesaret veren bu yeteneği izlemek çok keyifli..

28 Şubat 2010 Pazar

Büyümek...


Ellerim küçücük,sığdıramıyorum avucumun içine biriktirdiğim çakıl taşlarını.Deniz kenarında yürüyorum.Ayaklarım da küçücük,kumlara büyük izler bırakamıyorum.Dalgalar çabuk siliyor,derin olmuyor ayak çukurlarım.Ama kalbimi o kadar büyük hissediyorum ki!Bütün hislerim kalbimi kaplıyor zannediyorum. Annem beni ne kadar seviyorsun diye sorduğunda:’Dünyalar kadar’ diyorum ,bir tek dünya yetmiyor çocuk kalbimin sevgisine.Gülünce gözlerim parlıyor,gerçekten gülüyorum.Başka hiçbir duygu karışmıyor gülmelerime.Mutluluk bu diyorum.Mutluluğu aramama gerek kalmıyor.Beni gülümseten o kadar çok şey buluyorum ki! Arkadaşımla sakarlıklarımıza,yüzümüzün kuma bulanmasına ,üzerimizin ıslanmasına bile gülüyorum.Hatta koca koca dalgaların gelip,minicik bedenimizi devirmesine kahkahalarla gülüyorum hem de.Ne saat kaçı vuruyor diye düşünüyorum ne de günler geçti gidiyor diye üzülüyorum.Her gün benim için özel aydınlanıyor zannediyorum.Güneş bizim oyunlarımıza katılıyor ,ay dede masallar anlatıyor diyorum.Kim ne derse inanıyorum.Devlerin yaşadığına,canavarların varlığına,kurbağaların prense dönüşebileceğine,pinokyonun canlı olduğuna ve burnunun yalandan uzayabileceğine de inanıyorum.Yalan söylersem benimde burnum uzar mı diye merak ediyorum.Ne zaman yalan söylesem aynanın karşısına geçip burnuma bakıyorum.Burnumun yerinde durduğunu görünce yalanımın zararsız olduğunu düşünüyorum.
Ama yalanlarım annem tarafından hemen fark edilince,bu sefer annemim doğa üstü güçleri olduğuna inanıyorum Her gizlimi biliyor diye annemi diğer insanlardan daha özel yaratılmış olarak görüyorum.Başkaları ne derse desin en son sözü annemden duyayım istiyorum.Bana kızdığında,bağırdığında onun melekler dünyasından kovulacağımdan korkuyorum.Korunaklarım,güvenliğim yerle bir olacak diye üzülüyorum.Sevinmelerimi ve üzülmelerimi onun iki dudağının arasına teslim ediyorum.Onu mutsuz görürsem,mutluluk hakkımdan vazgeçiyorum.Sevindiğinde’ tamam her şey yolunda..’ diyen bir çok ses duyuyorum bende seviniyorum.
Sonra büyüyorum,büyüyorum..Nasıl büyüdüğümü fark etmeden,çocukluğumla vedalaşamadan,ona sıkı sıkı sarılıp’ seni özleyeceğim’ diyemeden,özleyeceğimi bile bilemeden büyüyorum.Ellerime artık daha çok çakıl taşı sığdırabiliyorum.Kumlara bastığımda kocaman ve derin ayak izleri bırakabiliyorum.Ama duygular kalbimi,her yeri eskisi gibi kaplamıyor .O bedenimde küçük bir yerde durarak atmaya devam ediyor.Yine mutlu olduğum anlar oluyor,beni güldürecek nedenler buluyorum,seviyor,seviliyorum…Çocukluğumdaki gibi değil.O kadar tek başına değiller artık duygularım.Hepsi birden sığmaya başlıyor.Mutluyken mutsuzluklarımın hüznünü de içine sığdırıyorum.Severken,ayrılık acısını da harmanlıyorum.Öyle çok basit şeylere kahkahalarla gülemiyorum.Dalgalar çarpınca kaçak bir gülümseme beliriyor yüzümde,çocukluğumdaki gibi değil .Alışmışlıkla bakıyorum.Uyandığımda yeniden doğmuş gibi uyanmıyorum.Bir önceki günün yaşanmışlıklarıyla yeni güne merhaba diyorum.Saatler her yanımda tik tak sesleriyle beni takip ediyor. Zamanın hırsızlığından kaçamıyorum.Ben zamanı, zaman beni kovalıyor.Geçmişi ve geleceği düşünmeden bugünü yaşayamıyorum.İnsanlara öyle çabucak inanamıyorum.En kötüsü artık,annemle melekler şehrinde olamıyorum.Onun söylediklerine kanmayı istiyorum,yetinemiyorum.Artık sırlarımı annemden saklayabiliyorum…..
Sevil

20 Ocak 2010 Çarşamba

Halil Cibran


SEVİNÇ VE KEDERE DAİR
Sonra bir kadın dedi ki;Bize sevinçten ve kederden söz et.
Ve o yanıtladı:
Sevinciniz maskesinden sıyrılmış kederinizdir.
Şimdi kahkahalarınızın yükseldiği o kuyu ,çokça zaman gözyaşlarınızla dolmuştu.
Başka nasıl olabilir ki?
Kederin varlığınızda açtığı oyuk ne kadar derin olursa,taşıyabileceğiniz sevinç o kadar çok olur.
Şarabınızı koyduğunuz şu tas ,çömlekçinin fırınında kavrulup pişmedi mi?
Ruhunuzu yatıştıran şu lavta,bıçaklarla oyulmuş ağacın ta kendisi değil midir?
Sevinçliyken yüreğinizin derinliklerine bakın,sizi şimdi sevindirenin,sizi bir zamanlar üzenden başka bir şey olmadığını göreceksiniz.
Kederli olduğunuz zaman yine yüreğinize bakın aslında,bir zamanlar mutluluk kaynağınız olan için ağladığınızı göreceksiniz.
Kimileriniz,'Sevinç,kederden büyüktür 'derken,kimileriniz de 'Hayır büyük olan kederdir ' diyorlar.
Oysa ben size diyorum ki ,ikisi birbirinden ayrılmaz.
Sevinç ve keder birlikte gelir.biri sofranızda sizinle,birlikte otururken,diğerinin yatağınızda uyumakta olduğunu hiç unutmayın.
Gerçekte ,kederiniz ve sevinciniz arasında terazi gibi asılı duruyorsunuz.
Sadece kefeler boşken hareketsiz ve dengedesiniz.
Hazinedar altınlarınıve gümüşlerini tartmak için sizi kaldırdığında ,ya sevinciniz ağrı basar ya da kederiniz..
Halil Cibran (Ermiş)

Zeynep Sağdaş

12 Ocak 2010 Salı

Dört Anlaşma (Toltek bilgelik kitabı)



Bazı kitaplar vardır.Okursunuz bir süre sonra elinize aldığınızda tekrar keyifle okuyabileceğiniz şeyler bulursunuz.Don Miguel Ruiz in ‘Dört Anlaşma’ benim için, böyle ara ara buluştuğum bir kitap.Toltekler olarak bilinen Meksika Kızılderililerinin benimsediği öğretilerden oluşan bir kişisel gelişim kitabı bahsettiğim.Toltekler;M.S 10.yy da orta Meksika bölgesinde kurdukları devleti oturttukları adalet ve hoşgörü kavramları sayesinde parlak bir medeniyete sahip olmuşlardır.
Hiçbir şeyi kişisel algılamayın!
Bundan sonraki üç anlaşma aslında ilk anlaşmadan doğar.İkinci anlaşma,hiçbir şeyi kişisel algılamamaktır.
Etrafınızda olan biten,hiçbir şeyi kişisel algılamayın.Daha önce verdiğimiz bir örneği kullanalım.Sizi caddede gördüğümde ,sizi tanımadığım halde,’Hey,sen bir aptalsın’dersem bu sizinle değil,benimle ilgilidir.Eğer bunu kişisel algılarsanız,aptal olduğunuza bile inanabilirsiniz.Belki de şöyle düşünürsünüz:’O aptal olduğumu nasıl biliyor?İçimi mi görüyor
Yoksa ,herkes ne kadar aptal olduğumu görebiliyor mu?’
Kişisel algılamak ,ancak söylenen şeye katılmakla mümkündür.Söylenen şeyle anlaşma yaptığınız anda,zehir zihninize yayılır ve cehennem rüyasının tutsağı olursunuz.Sizin bu tuzağa düşmenizin nedeni ‘bireysel önemlilik ’denilen şeydir.
Bireysel önemlilik ye da kişisel algılamak ,bencilliğin en üst düzeydeki ifadesidir.Çünkü her şeyin ‘kendimizle ilgili’olduğunu varsayarız.Eğitim sürecimiz içinde,ehlileştirme sürecimiz içinde her şeyi kişisel algılamayı da öğreniriz.Her şeyin merkezinde kendimizin olduğunu düşünürüz.Ben,ben,ben,daima ben!
Diğer insanlar merkeze sizi koyan hiçbir şey yapamaz.Yaptıkları her şey kendileriyle ilgilidir.Herkes kendi rüyasını yaşar.Kendi zihinlerinde oluşturduğu rüyayı yaşar.Bu rüyalar bizim rüyamızdan tümüyle farklıdır.
Bir şeyi kişisel algıladığınızda ,onların bizim dünyamızın nasıl olduğunu bildiklerini varsayarız.Ve kendi dünyamızı onların dünyasına empoze etmeye çalışırız.
Durumun son derece kişiselleşmiş gibi göründüğü anlarda bile,başkaları size direkt hakaret ediyor olsa bile,yine de sizinle ilgisi yoktur.Söyledikleri ve yaptıkları şeyler,dile getirdikleri fikirler kendi zihinlerinde yaptıkları anlaşmalar doğrultusundadır.Kişilerin bakış açıları ,ehlileştirme sürecindeki programlamalarından oluşur.
Birisi size,’Hey sen çok çirkinsin’ dese bile bunu kişisel algılamayın.Çünkü gerçek şu ki bu kişi kendi duygu,düşünce ve inançlarını ifade ediyor.Bu kişinin size gönderdiği zehri kabul edip etmemek,kişisel algılamayla ilgilidir.Eğer zehri kabul ederseniz,onu size ait kılarsınız.Kişisel algılamak, sizi kara büyücüler için kolay bir av haline getirir.Kara büyücüler sizi küçücük bir fikirle kolaylıkla avlayabilirlerse,sizi istedikleri zehirle besleyebilirler.Sizde söylenenleri kişisel algıladığınız için zehri afiyetle yutarsınız.
Onların sizi besledikleri duygusal çöplük,artık sizin çöplüğünüz haline gelir.Oysa,hiçbir şeyi kişisel algılamadığınız sürece cehennemin ortasında bile zehirlere karşı bağışıklığa sahip olursunuz.Bu bağışıklık gücü size ikinci anlaşmanın armağınıdır.
Kişisel algıladığınızda söylenenlerden rahatsızlık duyarsınız ve kendi inançlarınızı savunarak tepki gösterirsiniz.Bu tepkiyle çelişkiler ve çatışmalar yaratırsınız.Küçücük şeyleri bile büyütür,pireyi deve yaparsınız.Çünkü haklı çıkmak ihtiyacını duyarsınız.Sizin haklı başkalarının haksız olmasını istersiniz.Haklı olmak için,kendi fikirlerinizi onlara dayatmak için büyük çaba gösterirsiniz.
Aynı şekilde,sizin hissettikleriniz ve yaptıklarınız da kendi bireysel rüyanızın,kendi anlaşmalarınızın bir yansımasıdır.Sizin söyledikleriniz,yaptıklarınız ve sizin fikirleriniz sizin anlaşmalarınız doğrultusundadır.Bu fikirlerin benimle bir ilgisi yoktur.
Sizin benimle ilgili düşündüklerinizin,benim için bir önemi yoktur.Sizin düşüncelerinizi ben kişisel algılamam.İnsanlar bana,’Miguel sen iyisin!’dediklerinde de kişisel algılamam,’Miguel sen en kötüsün!’dediklerinde de kişisel algılamam.Siz mutluyken bana ‘Miguel sen bir meleksin’diyeceğinizi bilirim.Ama bana kızgın olduğunuzda ‘Oh Miguel sen şeytanın tekisin!Çok kötüsün.Bu tür şeyleri nasıl söyleyebilirsin?’dersiniz.
Her iki halde de söyledikleriniz beni etkilemez.Çünkü ben ne olduğumu biliyorum.Kabul görmek onaylanmak gibi bir ihtiyacım yok.Birinin bana kim ve ne olduğumu söylemesine ihtiyaç duymuyorum.Hayır,hiçbir şeyi kişisel algılamıyorum.Sizin bakış açınız sizin dünyanızı yansıtır.Siz kendinizle uğraşırsınız,benimle değil.İnanç sisteminiz doğrultusunda oluşturduğunuz fikirleriniz,daima kendinizle ilgili,benimle değil.
Bana;’Miguel söylediklerin beni incitiyor’da diyebilirsiniz.Ama sizi inciten benim söylediklerim değildir.Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz.Sizi inciten sizsiniz.Sizi incitmiş olduğumu da kişisel algılamam.Bu size inanmadığım ya da güvenmediğim için değil,sizin dünyayı farklı gözlerle,kendi gözlerinizle gördüğünüzü bildiğim içindir.Filmin tümünü zihninizde yaratan sizsiniz.Bu filmde yönetmende,yapımcı da başrol oyuncusu da sizsiniz.Diğer herkes yardımcı oyuncudur.Bu sizin filminiz.Filminizi yaşamla yaptığınız anlaşmalara uygun olarak yaratırsınız.Sizin bakış açınız sizin için kişiseldir.Sizin bakış açınız sizin gerçeğinizdir.Başka hiç kimsenin değil.Bu yüzden bana kızdığınızda,kendinizle uğraştığınızı bilirim.Ben size kızmanız için bir mazeret olurum.Kızarsınız çünkü korkuyorsunuz,çünkü korkularınızla uğraşıyorsunuz.Korkunuz yoksa bana kızmanızda mümkün değildir.Korkunuz yoksa benden nefret etmeniz de mümkün değildir.Korkunuz yoksa kıskanç ya da üzgün olmanızda mümkün değildir.
Korkusuz yaşadığınızda,sevgiyle yaşadığınızda bu tür duygulara yaşamınızda yer yoktur.
Bu tür duyguları hissetmediğinizde,doğal olarak kendinizi iyi hissedersiniz.Siz kendinizi iyi hissettiğinizde etrafınızda ki her şey de iyidir.Etrafınızda her şey iyi olduğunda,bu size mutluluk verir.Etrafınızda ki her şeyi seversiniz,çünkü kendinizi seviyorsunuz.Çünkü olduğunuz gibi olmaktan hoşnutsunuz.Çünkü kendinizle doyumlusunuz.Çünkü hayatınızdan memnunsunuz.Yarattığınız filmden memnunsunuz.Yaşamla yaptığınız anlaşmalardan memnunsunuz.Huzurlu ve mutlusunuz.Her şeyin harika,her şeyin güzel olduğu bir boyutta yaşarsınız.Bu boyutta algıladığınız her şeyle her an sevişirsiniz................

8 Ocak 2010 Cuma

Nick Vujicic

haber - izlesene mutluyum yaşamayı seviyorum nick vujicic | izlesene.com

Bekir Coşkun ve Haluk Bilginer(ZAMAN)

Dün gece,Haluk Bilginer'in sahneye koyduğu;Şekspir Müzikali'ndeydim.Bir insan ömrünü yedi döneme ayrıştırarak,doğumdan ölüme;şekspir sözleriyle ne kadar da güzel anlatmış.Tolga Çebi'nin müzikleriyle,sahnede orkstranın güzel tınısı eşliğinde hayatınızın akışı gözünüzün önünde oynanıyor.Haluk Bilginer'e eşlik eden Tuğçe Karaoğlan,Evrim Alasya,Selen Öztürk,Zeynep Alkaya nın sesleri ve 'Soytarı' rolündeki başarıları sahneyi inanılmaz dolduruyor.Bu zamana kadar yapılan müzikallerden çok farklı olduğunu düşündüğüm bu oyunun, zamana gönderme yapan bölümlerinde,kimi zaman duygulanıyor,kimi zaman gülümsüyorsunuz.O oyundan çıkışta,insanın zamana nasıl yenik düştüğünü düşündüren yanını hazmetmeye çalışırken,bugün Bekir Coşkun'un bu yazısıyla iki günümü zamana ayırdım.Zamanın bana ayrıcalığı olmadığını sindire sindire hem de..
ZAMAN
'Zaman değişti' derdi babam...
Oysa ağarmış saçlarına,eğilmiş omuzlarına,derinleşmiş gözlerine bakardım da babam daha çok değişmişti zamandan.
Zaman yelkovanla -akrep arasında ya da takvim yapraklarında değildir..
Zaman iki nefes arasında,iki lokma arasında,iki uyanış arasında,iki gece,iki sabah arasında ,iki mevsim arasındadır.
Biri doğarken biri ölürken,iki ağlayış arasındadır zaman...
'Zaman ne kadar çabuk geçiyor' derdi babam...
Oysa geçen babamdı.
Günleri boş geçmişti,haftalar,aylar,mevsimler boş..
Bağlarındaki üzümden şarap basıp tadına bakmadan..
Aşkları doyasıya yaşayamadan..
İçinden geldiği gibi kahkahalar atmadan..
En sevdiği şeydi;Taşlarla küçük küçük havuzlar yapıp,çamurdan kanallarla su getirmek havuzlara,çocuklar gibi..O zamanlar henüz akarsuları kurumamıştı Tülmen'in..
Kısacası..
Birçok şeyi yaşayamadığını anlardım babamın;Eski şarkılar çalınca ağlamasından..
Ve ne babam zamanı doldurdu,ne de babamı bekledi zaman...
'Zamanı gelir' derdi babam..
Kimi zaman ben de boynumu büker'Zamanı gelir' derim...
Bu iki kelimelik sabır ve avunma sözcüğü demek ki miras kaldı bana babamdan.
Doğrusunu isterseniz çok şey de istemez bizim gibi insanlar;Hani sadece bomboş geçen bir yaşama yanmadan..
Karanlıklarda gizli gizli ağlamadan..
Diyelim ki dizlerimize vurmadan..
(..........)
Ne yapacaksınız...
Keşke o en son gün söylediğini en başta söyleseydi babam:
'O kötü bir yol arkadaşıdır..
Durup da kimseyi beklemez zaman...'
Bekir Coşkun

j'y suis jamais alle (Oraya hiç gitmedim)


İlk kez duyduğunuz bir müziğe yakın hissettiğiniz oldu mu kendinizi?Nerde nasıl yaşadığınızı bilmediğiniz bir hikayeye fon oluşturduğu duygusuna kapıldınız mı?Çok uzun zaman önce,bir reklam cıngılı olarak duyduğum bu müzik beni derinden etkilemişti.Ne ismini,ne bestecisini biliyor ama nerede rastlasam kulak kesiliyor,kendimi geçmişimden bir yerlerde yaşıyor hissine kapılıyordum.Bu hatırlanan geçmiş, ezberi bozan,hafızama yabancı hatıraların içine alan görüntülerden oluşuyordu.Kıyafetler başka,mekan başka,kişiler başka ancak o yabancılığın içinde çok tanıdık yaşanmışlıklar saklı olarak.Mutluluk dolu mazinin hüzünlü dile gelişi gibiydi hissettiklerim.Her dinleyişimde gözlerim dolacak kadar,kendimi kaptırıyordum müziğin tınısına.Mehmet’imin beni ziyarete geldiği bir gün ona bu müzikten bahsettim.Bulabileceğini söyledi ve netten dinletmeye başladığında,her hangi sevdiğim bir müzik tadında değil,heyecanla ,sevinçle,ağlaya ağlaya dinledim.O yerdeydim yine.
Adı yaşadığım duygular kadar enteresan bir seslenişin manasını taşıyordu.
‘ORAYA HİÇ GİTMEDİM’
Yann Tiersen’in,henüz izleyemediğim ’Amelie’Filminden, ’j’y suis jamais alle’.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Ruh anahtarım


Günlerden pazar. Bize yakın kurulmuş olan, Anadolu yakasının popüler outlet mağazalarının olduğu alışveriş merkezi Viaport’ taydım.Ufaklığın yılbaşı hediyesi sevdası uğruna ,pazar günü onca kalabalığa akma cesareti gösterdim.Sevmem hafta sonları alışveriş mekanlarının keşmekeşine karışmayı.Nadiren de olsa paçayı kaptırıyorum işte.Otopark alanına girmemle,kalabalığı fark etmem bir oldu.Park edecek yer bulmanın zorluğu gözümü korkuttu.Neyse ki şansım yaver gitti ,bir yere konuşlandırdım arabayı.Benim ufaklık ve genç kızımız Yasemin ablasıyla birlikte, ilk girdiğimiz yer, tabi ki onun isteğini karşılayacağımız elektronik mağazasıydı.Amaç, bir mp3 çalar olmasına rağmen,onca alternatifin içinde gözü dönen küçük delikanlım,ne isteyeceğini şaşırmış bir durumda kapris yapmaya başlayınca durumu ele almak zorunda kaldım.Onu tekrar hedefe kilitlemek üzere, tehditkar cümleler savurdum.Başarılı oldum tabi ki!Yumuşak geçişlerle olayı bitaraf etmeye gücüm yetmemişti.Mecburdum anlayacağınız.Oraya kadar gitmişken,birkaç yeni yıl armağanımı da halletmek üzere mağazaları kolaçan etmeye başladık.Kendim için bakmıyorum derken,askıda tişörtler arasında bir tanesi dikkatimi çekti.Önce dış görünüş itibariyle beğendiğim anahtar resminin üzerinde ki yazı dikkatimi çekti.’KEY TO MY SOUL’.Yani,’Ruh anahtarım’.Vay be! Dedim.Şimdiye kadar,baskılı tişörtler hakkında beslediğim olumsuz düşüncelerim rafa kalkmış,nedense bu mistik yaklaşımı üzerimde taşıma fikri hoşuma gitmişti.İlk kez yazının anlamına vurularak bir şey satın almak istemiştim.Başkaları için ne ifade edeceğinin önemi olmadan, giydiğimde benim için manalı bir havaya bürüneceği hissiyle satın aldım.Dolaştık,yemeğimizi yedik.Bir kaç alışveriş yaptık derken , aldıklarımı arabanın bagajına koyduk.Eve gitme amacıyla yol alırken önümüze çıkan sinema izleyebilme olasılığını,değerlendirme kararı verdim.Bunu zaman zaman yaparım.Kafama eser çark eder,kendimi yeni sürprizlere açarım.Planlanmamış şeyleri yaşamak daha hoşuma gider.Bizimkilerin de onayını aldıktan sonra kendimizi ‘Avatar’ isimli,harika bir düşler diyarında buldum.Filmin asıl isteklisi benim ufaklık olmasına rağmen,salona onun için girdim,kendime keyif payları harmanlayarak dışarı çıktım.Eve dönüşümüz akşamın onunu bulmuştu.Oldukça geç saatte dönmeyi göze alarak sinemaya girmiştik, iyi de etmiştik.Herkes hayatından memnundu.Evin önüne gelip poşetleri indirmeye sıra gelince bir baktım kiii!,’Ruh anahtarımı kaybetmiştim.:)Nasıl severek aldığımı düşününce,üzerinden beş saat geçmiş bir zamanın ardından ,onu bulabilme ihtimalinin zayıflığı beni bir süre düşündürdü.Ama her şeye rağmen,geri dönüp aramayı denemeden kabullenmenin beni rahatsız edeceğini biliyordum.Üstelik ruhumun sesini dinlemeliydim.:)Üşenmedim,arabayı yeniden Viaport’a yönlendirdim.İçim huzursuz değildi aslında.Eğer o ruh anahtarı bana aitse nasılsa bana geri dönecekti.İlk park ettiğimiz yere yaklaşınca yerde kıpkırmızı duran poşetin orada durduğunu gören Yasemin;’İşte ! duruyor ‘dediğinde hayli şaşırdığımı söylemeliyim.İğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalığın dikkatinden kaçmış bizi bekler görmek beni sevindirdi .
tabii!Uğuruna inanarak satın aldığım tişört,satın aldığım andan itibaren farklı bir gün ve anı yaşatarak bana geri dönmüştü.Daha üzerime giymeden,bendeki anlamının altını çizen olaylar zincirine tanıklık yapmıştı.Geceyi sonlandırmadan bir salep içme fikri fena değildi.Yine plan dışı bir kararla arabayı park ettim.Oturmadan önce lavaboya girdik.İçeride akça pakça yüzlü bir kadın,temizlik yapıyordu..Açıkçası, başta bizi gördüğüne pek memnun olmadı.’Temizlik yapıyorum her yer su içinde,nasıl gireceksiniz?’ dedi.Gecenin bir saatinde, yaptığı işin zorluğundan mütevellit,gerginliğine gösterdiğim anlayışımla alttan alan cümlelerle içeriye daldım.Onun içinden geçeni seslendiriyor gibi;’Bıktım sizden rahat yok!’diyorsun değil mi dedim.Kadın yumuşadı haliyle.’Olur mu canım siz olmasanız ben nereden ekmek yiyeceğim?’ diye cevap verdi.Bu sefer o, benim orada oluşumun,pozitif düşünceye çevrilmiş duygu akışını bana yansıtmaya başlamıştı.İşte budur! Dedim içimden.Selamı hangi dilden çakarsan, karşılığını aynı dilden alırsın.Çoğunlukla deneyimlediğim sebep sonuç ilişkisiydi yaşadığım.Bu diyalogdan sonra arkası geldi tabi ki!Kısa bir sohbet geçti aramızda.Ben sordum;Ayakları su içinde ,cevap verirken , yüreğinden dökülen kırık hikayesini de ortalığa akıttı.Hayat mücadelesinin içinde yaşadığı zorlukları anlattı.Duygulandım.Bir gecenin içinde akıp giden zamanın,farklı yaşantılara tanıklık ettiğini düşünerek duygulandım hem de!Evde bekleyen üç çocuk,çalışmayan hasta bir koca.Tuvalet temizliğiyle para kazanmaktan erinmeyen ,haysiyetli bir kadın.
’Bu akşam bir anne ve çocuk geldi buraya.Lavabonun üzerine ayakkabılarıyla çıkan ufaklık çamur içinde bıraktı.Sonra bana döndü:’Biz pisleteceğiz,sen temizleyeceksin,işin bu! ‘Dedi bana.’Tabi ki haklısın temizlerim güzel çocuğum diye cevap verdim.’ Diyecek kadar da işiyle onur duyan bir Türk kadını hem de!Oradan çıkmadan cüzdanımdan çıkardığım bir miktarı hediye etmek istediğimi söyledim.Utanmaması için,itinayla ısrarımı haklı çıkaracak nedenler sundum.Onun için almak da ,benim için vermek de zorlanası bir iki dakika geçirdik.Ama gözlerinin içinde,yarım saat öncesine kadar birbirini hiç tanımayan iki kişinin oluşturduğu yakınlığın, sevgisini taşıyan bakışlar yüreğimi ısıttı.Onunla tanışmama vesile olduğu için,satın aldığım tişörtün, üzerindeki yazı,daha içi dolu bir anlama dönüştü.Aslında,işin içine maddi bir fedakarlık girince bunu yazıya dökmek şöyle dursun,dile getirmek bile gereksiz gelir.Ama bu yaşadığım benim için o kadar enteresan bir durumdu ki,iç sesimizin bizleri nerelere ve kimlere kadar götürdüğünün örneği olarak bunu geçiştirmem mümkün değildi.Tesadüf gördüklerimizin altında seçimlerimizle yönlendirdiğimiz etkileşimler yumağı saklı.İnanıyorsanız herhangi bir yazı bile sizin yaşamınızı anlamlı kılabilir.Neyi nasıl anlamlandırıyorsanız,işte ruhunuzun anahtarı odur.
Tıpkı bu hikayede olduğu gibi:
Zamanın birinde iki tane kız kardeş varmış, çok akıllılarmış.
Etrafındaki ve okuldaki tüm bilgi onlara yetmez olmuş.
Bir gün anneleri onları dağdaki bilge bir adama götürmeye karar vermiş.
Kızlar, bilge adamla bir süre çok mutlu olmuşlar ama sonra sıkılmaya başlamışlar,
"Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım" diye düşünmüşler...
Kızlardan biri "Buldum!" diye sevinmiş.
İki elimin arasında bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım:
"Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü?
''Ölü'' derse, kelebeği bırakacağım. ''Canlı'' derse, avucumu hafifçe bastıracağım.
Her ne derse desin cevabı bilemeyecek."
Kızlardan birisi kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış.
Ve sormuş:
"Avucumun içinde bir kelebek var: canlı mı, ölü mü?"
Bilge adam cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış, bakmış ve cevaplamış:
"Senin elinde kızım. Senin elinde... canlı kalması da senin elinde ölü olması da!"
Şimdi bakın hayatınıza ve mutluluğunuza.
Nerede mi?
Açın avucunuzu...
Sizin ellerinizde: Tam avucunuzun içinde...

27 Aralık 2009 Pazar

Kısa film(SONRAKİNİ BEKLEYECEĞİM)

sinema - fragman - j’attendrai le suivant | izlesene.com


Bu kısa metrajlı film 2004 yılında Avrupa film festivalinde ödül almış ve 2003 yılında Oscar’ a aday olmuş.Uzunca bir süre önce izlediğim bu video,bugün yazı çalışmasında sohbet ederken aklıma yeniden geldi. ilk izlediğimde,hoşuma gitmiş hafızamda yer etmişti.Tekrar hatırlatmak istedim.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Doğduğum evden masalımsı mektup


İki katım,aşı boyamla sadece doğduğun ev değilim. Geçmişi kucaklayıp, geleceği örtüleyen anılar beşiğiyim . Yanı başımda nar ,karşımda incir ve kayısı ağaçları;Önlü arkalı avlumda sizlerin oyunları:Yedi kiremit,yakar top,saklambaç,sek sek,elim sende.Hele birde şen kahkahalarınızla istop naraları.Aynı çatımın altında,bir düzine candınız.Yıllarca acı tatlı ne günler yaşadınız. Hatırlamazsın sen dünyaya gelmeden önce,aileyi erkek çocuk beklentisi sardı .E! Dünyaya gelen bir kız çocuk,nasılsa vardı.Şimdi sıra,doğacak oğlandaydı.Bir sonbahar sabahı,doğumun gerçekleştiği an,bütün aile şoktaydı.Kız oldun diye,kasvet duvarlarıma yağdı.
Eben Belkıs hanım ne naif ve ne hoş kadındı.Baktı durum karışık,konuyu ele aldı.Sevmediniz bu kızı,erkek olmadı diye.Ne isim düşündünüz bilemem ama,’Sevil’ diyelim mana olsun bu cana.Peki dedi aile,karşı çıkmadı kimse.Senden sonra zaten muradına erdiler.Bir değil,üç erkeği sevdiler.Ben sizin oyunlarınız için biçilmiş kaftandım..O zamanlar apartman sevdanıza ne çok yanardım.Anlamazdınız,özgürlüğünüzün değerini.Bir binaya tıkılmanın sıkıcı günlerini .Pek beğenirdim anneanneciğinin ‘Sefer tası’ benzetmesini.Ah !Derdim sessizce, ‘bunlar nereden bilsin benim nimetlerimi.O mis kokulu çiçekler içinde geçen günlerin güzelliğini.’Haklı olduğumu yıllar sonra anladığına eminim.İnan bana maksadım seni üzmek değildir benim.Zaten özlemle beni yad edersin.Gönlünde resimlediğin,görüntümdesin.Sahi,neden yok olmamdan evvel bir resim çekmediniz?.Anılarınızı saklayan beni albümlerden sildiniz.Bak yine sitem ediyor buldum kendimi. En iyisi neşeli bir anıyla bağlayayım bu demi.Hani mahallenin çocuklarını bahçemde toplardın ya!Hayrandım konser vermek için,fişi mikrofon yapmana.Hangi fiş olacak canım,merdivenimin dibindeki tulumba.Motorunun fişi sanata da hizmet etti sonunda.Şaka şaka !Dalga geçiyorum sanma.Öyle güzeldiniz ki ! Masumiyetinizle neşelendirdiğiniz günleriniz olmasa ,o zor günler nasıl katlanılırdı oysa.Bilirsin, gündüzlerim keyfe,gecelerim kedere bürünürdü.Karanlığım o küçük yüreğinizde,korkularda yürürdü.Baban iyi insandı.alkole sarılması olmasa.Her akşam gireceği kapıdan endişeleri salmasa.Üzülürdüm,benim güzelliğimi de gölgelemesine.Sizlere mutluluk vermemi engellemesine.Ne yaparsın,onun elinde değildi.İçmediğinde ne de tatlı bir beydi.Yaşananların silgisi gündüzlerin sevincinde gizliydi.
Derken zaman su gibi aktı geçti.Duruldunuz ,dağıldınız zamanla.Benim sonum da gelmişti bir imzayla.Direnemedim koca binaların hükmüne.Çok katlı apartmanı diktiler ya yerime.Varsın olsun orada benim izim var.Ara sıra uğrarsan, hatıralar karşılar.


Sevil

20 Aralık 2009 Pazar

Hayır diyebilmek



'Hayır demeyi bilmiyorsunuz
Neredeyse ezik bir kişiliğiniz olmak üzere. Çünkü insan kaybetmemek için, gelen bütün taleplere evet demek gerektiğini zannediyorsunuz. Bu yanlış bilinç, kendi ihtiyaçlarınızı görmezden gelmenize, enerjinizi hep başkaları için harcamanıza neden oluyor. Boşverin, siz bir talebine hayır dediniz diye sizi terk edecek insanlarla olmayın zaten. Hem arada bir siz de bir şeyler talep edin ki insanlar varlığınızın farkına varsınlar. Çok cömert ya da açık yürekli olabilirsiniz, ama siz de en nihayetinde bir insansınız.'

Ortalıkta dolaşan testlere göz gezdirmem ,çözmem de! Bugün çözesim tuttu işte.Eğlencesine takılırken öyle bir sonuç çıktı ki ağzım bir karış açık kaldı:)Zaman zaman farkında olduğum ve nasıl değişeceğimi bilemediğim arızama dokununca şaşırmamak mümkün değildi.Bu arızayı nerden kaptım,çocukluğumun hangi evresinden bugünlere getirdim bilmiyorum ama kurtulmak istiyorum.Evet ben kolay kolay HAYIR diyemiyorum.Aman sevdiklerim kırılmasın,yanlış anlaşılmasın vs.. Üstüne üstlük,arızanın en vahim tarafı talep etme özürlüyüm.Kendi adıma beklentilerimi minimum seviyeye indirerek,mutlu olmayı deneyimlerken,başkalarına yetememek duygusundan mutsuz oluyorum.Böyle birisine denk gelsem bende yapışacağım en sonunda.'Hem istemez hem verir' Ne güzel geliyor kulağa değil mi?Sınırı nerede başlar nerede biter bilmediğimiz ilişki yumaklarının içinde düğüm olmaktan kurtulamama duygusu ne demek bilenleriniz varsa beni çok iyi anlarsınız eminim.İki seçeneğim var;Ya zamanımı bu düğümleri çözmekle harcayacağım.Veya artık düğümlere izin vermeyecek kendi zamanımı yaşayacağım.Tabi ki gönlüm ikincisinden yana.Hatta alıştırma olsun diye olur olmaz her şeye 'hayır' demeyi bile düşünüyorum.Ağzım alışsın.Alışsınki gerektiği yerde, bunu gerektiği gibi kullanabileyim.
Bu sefer içimi döktüm sayın okurlar:Sevin sevmeyin farketmez.Blogun adı bile,kusurlu dört hareketten biri sanki.Neden adım 'Sevil' ve neden bloğuma seçtiğim isim 'Sevilesi günceler' şimdi anlamış bulunuyorum.Çok kaaleye almayın ,fikrimi değiştirdim diyorum.:)

11 Aralık 2009 Cuma

Hiç bir şey silinmesin..



Elime bir silgi verildi ! Silmek istediğim ne çok şey varken kalakaldım !Silmeye kıyamadığım sadece sevinçlerim değildi.Acılarım da benimdi.Öyle benimdi ki ,sevinçlerimin özünü buldum onlarda.Nefretimde ,şefkatimin sıcaklığını;Yalnızlığımda ,paylaşımlarımı;
Göz yaşlarımda,kahkahalarımı;Unutmak istediklerimde,hatıralarımı;Hasretimde kavuşmalarımı;Silerim sandım bir kalemde imkanım olsa ,silindikçe eksileceğimi düşünmeden.Eksilmiş duygularla kalmış yarım yamalak mutluluk balonları uçuştu önümde.O kadar çabuk kayboluyorlardı ki her biri! İz bırakmadan yok olmalarına gönlüm razı olmadı.İşte o zaman barıştım acılarımla.
Bugün yaklaşık bir sene önce yazdığım bu yazıyı,gazetede okuduğum şu haber üzerine ,buldum ve tekrar okudum.
Acı hatıralar silinebilecek
Ünlü oyuncu,Jim Carrey’nin ‘Joel barish ‘karakterini canlandırdığı ve ayrıldığı sevgilisini unutmak için gördüğü özel bir tedavide yaşadıklarını konu alan
‘’Eternal Sunshine of The Spotless Mind ‘’(Sil baştan) filmi gerçek oldu.New York Üniversitesi’nde bilim adamları,insanların hatırlamak istemediği anılarının hafızadan kalıcı olarak silinebileceğini belirledi.İlaçsız geliştirilen bu yöntem,insan hafızasında zaman zaman açılan pencerelere müdahalelerde bulunularak ,gerçekleştirilebilecek.Doktor Daniela Schiller ,’’İnsan hafızasında bulunan bazı pencereler uygulanan terapiyle kalıcı değişime uğrayabiliyor.’’dedi.Bu yöntemle anksiyete rahatsızlıklarına da alternatif tedaviler geliştirilebilecek.
Ve bu haberden sonra ,2006 yılında gösterilmiş, izlememiş olduğum ‘Sil Baştan’ filmini izledim.Filmin sonunda ,’Silgi’ adlı yazımda ki düşüncelerimde ne kadar haklı olduğumu anlamam bir tarafa,yaşadığımız tüm acı hatıraların ,mutluluk anıları kadar değerli olduğunu,senaryolaştırılmış ve gözümün önünde canlanan hikayeyle daha güçlü hissettim.Mutsuzluklar hafızalarımızda peşimizi bırakmadan bizi takip ediyor diye hayıflanırken,onların arasında;Belki bir daha hiç yaşayamayacağımız kadar güzel anlarında o acılarla harmanlandığını,bizi büyüttüğünü anladım.Bazen olayları ,tek bir pencereden bakarak,hayatın bütünselliğini algılamakta zorlanıyor;Yaşadıklarımızı kendi doğrularımıza göre elemenin bizi daha huzurlu kılacağını sanıyor ne çok yanılıyoruz.Doğanın düzeninde öyle bir ahenk var ki , o bizim olumsuz yaşadığımızı sandıklarımızdan bile bize farkında olmadığımız hediyelerle geleceğe uğurluyor.Enteresandır ki ,bu haberi okumadan ve filmi izlemeden yazmış olduklarımın ,şimdiye uygun hisler yaşatarak tekrar önüme çıkmasını ,hatta daha da iyi anlayabileceğim noktaya getirmesini ,hayatın bazen öncesiyle sonrasını yer değiştirerek bize oynadığı bir oyun olabileceğini düşündüm.Ve yine tekrarladım:
Elime bir silgi verildi!Sileceğim ne çok şey varken kalakaldım.

8 Aralık 2009 Salı

Modanın bize ettikleri ve etkileri





Üzerinde ,önünde kuru kafa desenli siyah bir tşört,boynunda metal birkaç zincir takmış ,on oniki yaşlarında bir delikanlı ile göz göze geldiğimde,ilk aklıma gelen rock müzik oldu.Gülümsedim.Çekingen bir tavırla gülüp gülmeme arasında dudağının kıvrımları birazcık belirginleşti ama bu iletişimden tedirginliğini gözlerinden okuyabiliyordum.Belli ki kendini ifade etmek için oluşturduğu tarzın ilgi çekmesi onu rahatsız etmişti.Yine de dayanamadım.
_Rock müzik sevenlerden misin? Diye sordum.Belki sorma şeklimin yumuşaklığından,daha rahat ve kendisine güvenli bir şekilde yanında ki arkadaşına bıyık altı bir gülümseme fırlatarak ;
__Evet severim. Dedi.
__Rap ile uzaksınız o zaman dedim.Eh yani !anlamında bir beğenmezlik ifadesi takınması sorumun cevabını çok güzel veriyordu zaten.
Çok bilgi sahibi olmasam da ,bu rock ve rap akımının görsel yansımalarını taşıyan kıyafet tarzlarını yakalayabiliyorum.Uzaktan baktığınızda bile ,belirgin bir şekilde görsel imajlarıyla imzalarını atıyorlar.Aslında bir bakıma bu hepimiz için geçerli.Dış görünüşümüzün,üzerimizde taşıdığımız kıyafetlerin,renklerinin ve hatta hatta makyaj tarzımızdan tutun da aksesuarlarımıza kadar kişiliklerimizi ele veriyoruz.Saçlarını çok farklı kesimlerle,alışık olunmayan renklerle dikkat çekmekten rahatsız olmayanlar ,genelde düşüncelerinde ayrıcalık olduğunu,geleneksel bakış açılarına uygun yaşama isyanlarını haykırırlar aykırı saç modelleriyle.
Toplumdan farklı görüntü verme gayretinde olanlar olduğu kadar,çevresinde gördüğü hatta hayat tarzlarına özendiği kişilere tıpa tıp benzemeye çalışanlar da var elbet.Belki böylelikle diğerleriyle uyumlu bir görüntünün sosyokültürel bir kazanç sağlayacağı düşüncesini beslerler içlerinde.Bu modacıların işlerini kolaylaştırıyor sanırım.Markalaştırdığı ve ekonomik düzeyi yüksek insanlara hitap edebildiği ürünleri piyasaya sunarak ,almak için birbiriyle yarışan kadınlardan rant sağlıyorlar.Şu aralar’’ çakma’’ kelimesiyle Türkçe’ mize yeni bir anlatım kazandırmış olduğu (!) taklit ürünlerinde peynir ekmek gibi satılması işlerine pek gelmese de ,önüne geçemedikleri bir başka Pazar oluşturuyorlar toplumda.Zar zor geçinen işçi ,memur babaların annelerin yeni yetişen kızları ,oğulları yetişemedikleri o imaj veren görüntüleri ,kulaktan kulağa yayılan reklam sayesinde ,bilindik adreslerden toplama yarışına giriyorlar.En komiği de bu iki kesimle yakından uzaktan ilgisi olmayan dar gelirli vatandaşın uğrak yeri pazarlar da bu şaşaalı markaların amblemlerinin bulunduğu tişörtleri üzerinde taşıyan ,modadan bihaber ama modanın içine dahil edilmiş olanlar.
Bir süre önce basında çıkan bir haberde ,Antalya ‘da yaşayan üstelik yaşı başı yerinde ,fabrika sahibi bir vatandaşımızın satın aldığı tişört yüzünden mahkemelik olması haberi ilgimi çekti.Adamcağız muhtemelen ,rengini ve modelini kendisine yakıştırarak satın aldığı tişörtün önündeki ‘Mod pimp’ yazısını pek önemsememişti anlaşılan.Yeni tişörtüyle ortalıkta salınmaya başlamasıyla üzerine çektiği ilginin hoş bir beğeni duygusu verdiğini hayal ediyorum nedense:

.
Zamanla çevreden aldığı kötü tepkiyle uyanması sonunda üretim yapan firmaya dava açarak bu ayını yaşatanlardan hakkını almaya çalışıyordu.Kim bilir kaç kişi başka dillerde ne anlamlara gelen tişörtlerle salınıyor ortalıkta. Sakın birileriyle dalga geçiyorum zannedilmesin.Bir ara bende,farkında olmadan kendimi güzellik kraliçesi ilan eden bir tişörtle sezonu bitirmiştim.:)Yine de şanslıymışım o başka.Bu adamcağız ayıp tişört sattılar diye firmadan hakkını almaya çalışadursun yakın bir arkadaşımın yeni yetişen kızı ,moda diye küfür yazılı baskısıyla aldıramadığı tişört için bayağı dil dökmüştü ailesine.Birileri bu arkadaşa modaya uydun havan oldu dese belki teselli bulur hatta firmadan özür bile diler (!) kim bilir?:)
Bu haberin yansımasından bir süre sonra ,bu kez sıradan biri değil ünlü bir komedyenin başına benzer bir olayın geldiği haberini okuduk.Bu kişi komedyen Ata Demirer’den başkası değildi.Çıktığı bir televizyon programında Ata Demirer tişört hastası olduğunu ve altı yüze yakın tişörtü olduğunu belirtti.Bu zaafıyla yeni bir alışveriş gününde,iki üç tişört arasında kararsız kaldığını ,bir porno gay sitesinin reklamını yapan ‘Hotmale ‘(sıcak adam ) yazan tişörtü, hotmail ile ilgili kelime şakası zannederek aldığını söyledi.Hatta ‘Normalde gay sitelerinde gezmediğim için bilemem yani onun çok ünlü bir gay porno sitesi olduğunu bilmiyordum.Giydim,işimizi yaptık kimse giyme aman sakın ha o çok ünlü bir site çıkar onu falan demedi.O tişörtle ben on beş gün tv programında çalıştım.Çok sevmiştim ,yazık oldu diye bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
Modanın gücü öyle sahipleniyor ki bizi,ilk başlarda ‘ Ne bu böyle hayatta giymem ! dediğimiz kıyafetlere bir süre sonra gözümüz alışıyor ve sahip olma duygusuyla yanıp tutuşuyoruz öyle değil mi?Biz mi modaya uyuyoruz ,moda mı bizi kendisine uyduruyor sorusu tavuk mu yumurtadan çıkar ,yoksa yumurta mı tavuktan sorusundan farksız.
Moda dolu günler……
SEVİL

7 Aralık 2009 Pazartesi

resim ve felsefe


9. yüzyılın büyük ingiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.
Hunt'ın; "Kâinat ışığı" adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde bir fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu.

Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek:
"Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım. Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu takmasını unutmuşsunuz da..."

Hunt gülümsedi ve ekledi:
"Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki... Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içerden açılabildiği için, dışında kola ihtiyacı yoktur."

Bir film ve Saatler



Virginia Woolf,20.yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri.''Mrs. dalloway''adlı romanından uyarlanan 'Saatler'the hours'cümleleriyle sarsıcı bir film.Sanırım bir kere değil bir kaç kez izlenmesi gereken filmlerden.Romanını okumadım en kısa zamanda okuyacağım.Aslına bakarsanız önce romanı okumak ,voolf' u anlamak sonra bu filmi izlemek lazım.Filmin içinde sarfedilen cümleler hafızayı yoracak ,düşündürecek cinsten.Hem kitabı okuyup ,hem filmi izleyenler,kitap ve film birbirlerinde ki eksikliği tamamlamış diyorlar.Bu yüzden okumadan izleme cesaretini gösterdim.Herkes gibi çok etkilendim.Nicole Kidman ın diğer filmlerini de izlemiş biri olarak ,karakteri bu kadar benimsemesi sadece dış görünüşle değil ,bakışlar ve duruş ile de iç kargaşasını böylesi başarılı yansıtmasına hayran kaldım.Filmin yorumuyla ilgili nette bulduğum sayfayı aynen aktarıyorum.
aids hastası richard, ölümün ona ulaşmasını sabırsızlıkla beklediğini her hareketiyle belli etmektedir. tam bu esnada clarissa ile konuşurken, richard'ın ağzından şu cümleler çıkar:

"insanlar birbirleri için yaşarlar... her şeyi birden istiyoruz değil mi?"

uzunca bu cümleler düşünülür. cidden birbirimiz için mi yaşıyoruz? bizi hayata bu kadar sıkı bağlayan bir başkası mı? ya da başkaları? üstelik her şeyi birden isteyecek kadar bencilken ?

clarissa ise bir başka sahnede kızıyla konuşmaktadır. kızına richard yokken kendini önemsiz hissettiğinden bahseder. yine bir konuşmasında richard'ın ona bugün o bakışığı fırlattığını söyler. hangi bakıştan bahsettiğini soran diğer karaktere şunları söyler:

"hayatın önemsiz, sen önemsizsin bakışı."

clarissa ölümü bekleyen richard'ın bakışını bilerek bu şekilde yorumlar belki de. çünkü onun gitmeye hazırlandığınıı biliyordur. olabilecek en acı bekleyişin içindedir ve bu durumda bile insanoğlu bencildir. kendini düşünür. onun olmayacağından çok, onsuz "önemsiz" olacağını düşünür.

ve kıskançlık... virgina woolf'un ablası kendi çocuklarına, hayattan tüm bağları kopartılmış ve delirmekte olan ablasıyla ilgili şunları söyler:

"teyzeniz çok şanslı çünkü onun iki hayatı var. birincisi yaşadığı hayat, ikicisi ise yazdığı kitaplardaki hayatı."

virginia woolf'un hayattan tüm bağlarının koparılmasında huzur arayışı yatar. oysa o bunu talep etmemiştir. londra'nın karmaşasından koparılıp bir kasabaya götürülmek onun için bir sürgündür. "bu kasabada öleceğim" der kocasına, kocası bunun ona zarar gelmemesi için yapılmış bir iyilik olduğunu anlatmaya çalışırken. en sonunda kocasını londra'ya geri dönmeye ikna eden virgina woolf şöyle der:

"hayattan kaçarak huzur bulamazsın leonard."

oysa ne kadar sık yaptığımız bir şey bu değil mi? sorun gördüğümüz an kaçıyoruz. öyle bencil olmuşuz ki başkasını dinlememek için yapmayacağımız şey yok. en yakınlarımıza bile yapıyoruz bunu. tam bu noktada clarissa'nın sözleri akla gelir:

"dağılıyor gibiyim."
biri dağılırken ve parçalarını toparlamaya çalışırken nasıl başka biri için üzülebilir ki? filmde dikkat çeken bir öğe "dağılmak". laura'nın oğluyla geçen birçok sahnede lego benzeri oyuncaklar dikkat çeker. richard'ın neden sürekli bu oyuncaklarla oynadığını düşündüğümüz vakit filmin sonu hakkında hemen bir fikir sahibi olabiliriz. richard en son kendinin de artık dağılma vakti geldiğini düşündüğünde aniden oyuncaklarıyla yaptığı evi yıkarcasına kendini başka birinin gözleri önünde öldürür.

ve woolf'a eşi "neden biri ölmeli? kitabında öyle yazıyordu..." diye sorduğunda woolf " diğerlerinin, hayatlarının değerini anlaması için" der. kardeşinin kızıyla konuşurken ise woolf kitabının karakteri için şunları söyler:

"kahramanımı öldürecektim ama vazgeçtim. onun yerine başka birini öldürebileceğimden korktum." tam bu anda sahne laura'yı otel odasında sular içerisinde gösterir. ama laura hayatı tercih eder ve sular geri çekilir. ailesini terk eder ama hayatı terk edemez. ve bu esnada kendini balkondan aşağı atmadan önce richard'ın clarissa'ya dedikleri akla gelir:

"senin için hayatta kaldım ama artık gitmeme izin vermelisin."

tam bu noktada anlaşılır ki hayatta kalmak aslında bireysel bir tercihdir. ve insanoğlunun pek çok kararında etkili olduğu gibi, "bencillik" bu kararda da etkilidir. richard; clarissa'dan vazgeçtiği için değil, hayattan vazgeçtiği için clarisa'dan vazgeçer. laura; çocukları ve eşi var diye hayatı seçmez, aksine onları terk eder ve kendisine yeni bir hayat kurar. virgina woolf, hayatından vazgeçerken çok sevdiği kocasından da vazgeçer.

tüm bunlara bakıldığında her gün şikayetçi olduğumuz "hayat" söz konusu olduğunda nasıl bencilleştiğimiz göz önüne gelir. eğer bunu sonlandırmıyorsak buna çeşitli bahaneler buluruz. sevdiklerimiz ya da korkularımız gibi... oysa o bir bütündür sevdiklerimizi ve korkularımızı kapsayan. ve biz onu, "o" olduğu için seçeriz.
aynı woolf'un eşine dediği gibi:

"you choose life for what it is."


İTÜ SÖZLÜK
Ve filmde aids hastası richard'ın sözlerinden;

"çünkü ben bir yazar olmak istedim, hepsi bu,
her şey hakkında yazmak istedim.


kısa bir zaman diliminde gerçekleşen her şey hakkında.

kollarında taşıdığın çiçeklerin nasıl gözüktüğü...

bu havlu - nasıl koktuğu ne hissettirdiği...

lifleri,iplikleri.

bütün duygularımız- sizlerin ve benim.

bunun geçmişi.

bizim bir zamanlar kim olduğumuz.

dünyadaki her şey.

her şey birbirine karıştı.

tıpkı şimdi her şeyin birbirine karıştığı gibi.

ve ben başaramadım.

başaramadım.

neyle başlarsan başla her zaman başladığından çok daha azıyla sona eriyor..."

6 Aralık 2009 Pazar

Müzik ve Dans


Insane Belgian Train Station Dance - Watch more Funny Videos
Müzik ve dans ,bütün insanlığın ortak dili gerçekten.Dilini anlamasanız bile içinize dokunan şarkılar olur.Dinlemeye doyamazsınız.Seviniriz müzikle rahatlarız,üzülürüz müzikle hüznü yaşarız.Bizler müziğin hakkını veriyoruz ama dansın yeterince değil sanırım.Dans etmek zor gelir.Müziğin ritmine ayak uydurmaya ,dikkat çekmeye çekiniriz.Ancak belli formlar içinde,bir kutlama veya ortam varsa, çok rahat olmadan gerçekleşir nedense!Pistte çift olarak dans etmeyi sohbet ortamına dönüştürmemiz hep komik gelir.Ya yanımızdakilerle ya karşımızdakiyle konuşmaktan dans edemeyişimiz yani.İnsan bedenini en rahat ve içinden geldiği gibi kullandığı alandır dans.Ruhsal olarak müthiş bir deşarj yöntemidir oysa.Folklör normları içinde ,bölgelerimize ait dans türleri var elbette.Bu bakımdan zengin bir milletiz.Ama benim bahsettiğim o değil aslında.Parmak izi gibi ,herkesin kendine özgü vücut dilini kullandığı dans figürlerinin oluştuğu kaygısız hareket rahatlığından bahsediyorum.Küçüklüğümde çok severdim,müziğin ritmine ayak uydurmaya çalışmayı.Çok güzel oynardım diye bir iddiam olmasa bile,kendimi özgür bir biçimde bunu yaşayabileceğim ortamlarda bulunmak mutluluğun adıydı.Topluluklarda bazen kısıtlardı annem çok oynamamam için.İçim giderdi ,ah bir rahat bıraksa da şöyle rahatça döktürebilsem diye:)Bazen izleyerek,kendimi orada hayal ederek bu hevesimi gidermeye çalışırdım.Coşar evde oynardım çoğu kez.Orada yasak yoktu nasılsa.Yaşınız ilerler oto kontrol daha gelişir.Yaşınıza yakıştırmazlar öyle coşkulu oynamayı.Bir kaç yıl önce,gittiğim bir avrupa gezisinde,kaldığımız otelde ,akşam yemeğinden sonra yapılan aktivitede ,geceye renk katan italyan kadın geldi gözümün önüne.Yaşı oldukça geçgin zar zor yürüyebilen ,kilolu birisiydi.Ama o haliyle öylesine dans etmişti ki hayranlıkla izlemiştim.Üstelik hazırlıklı geldiği,sıradan olmayan ,oldukça gösterişli kıyafetinden belliydi.Etrafında kimse yokmuşçasına ve hissederek oynadığından bu kadar güzeldi bence.İnsan,etraf ne der ,nasıl bulur demeden kendisi için yaşayabiliyorsa bu duyguyu işte o dans başka oluyor.Yaz tatilinde bol bol izlediğim, bu tarifime uygun, her an izlemekten bıkmayacağım biri de arkadaşımın kızı Yasemin benim için.Müzik ile öyle bütünleşiyordu ki,o an çalan melodinin dilini çözüyordu vücuduyla.Kasıntısız,gösterişsiz ,kendisi olmayı başararak coşmak bu işte diyordum her izlediğimde.Otellerin animatörleri tarafından,belli bir müzik eşliğinde,kurgulanmış hareketlerle dans ettirirler bilirsiniz.Başta saçma ve çocukça gelir.Hatta çocuklar katılır daha çok.Ya da çocuklarıyla gelen aileler onlar için çıkar sahneye ya da öyle görünür kendisi için oynar bilemiyorum.Tadına varabilirseniz harika rahatlatıcı bir aktivitedir.Ben bu videoyu izlediğimde bunun benzeri bir şey hayal ettim.Şehrin en büyük meydanında ,belli tarihlerde ,kocaman bir topluluğa bunu yaşatabilecek bir ortam oluşturarak,insanlığın ortak diliyle hareket özgürlüğü oluşturmak.Psikologlar ne düşünür bilemem ama bence ruhun çözülmesi adına müthiş bir eylem olduğunu düşünüyorum .

23 Kasım 2009 Pazartesi

Mutlu Yıllar Tuna'm


Bugün canım Tuna'mın doğum günüydü.Doğduğunda içimde filizlenen sevgi yaş aldıkça daha da büyümeye devam ediyor.Onun büyümesini izlemek çok keyifli.Kardeşime olan sevgimin, katlanarak büyüyen coşkusunu her yaş dönümünde daha da hissediyorum.